Bu dönem, Cumhuriyet'in hukuk devletini kurma iddiasının en sert sınandığı dönemdir. 1923-1938 arasında yolsuzluklara karşı müsamaha gösterilmediğini hem Cumhuriyet, Hakimiyet-i Milliye, Akşam, Vakit, İkdam gibi gazetelerin manşetlerinden hem de Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi (BCA) belgelerinden görüyoruz.
1. Hukuki ve İdari Çerçeve
a) 765 sayılı Türk Ceza Kanunu (1926):
Zimmet suçu Cumhuriyet döneminde ilk defa 1926 yılında 765 sayılı TCK'da düzenlendi. İlk halinde basit zimmet için 3 ay hapis öngörülmüştü. Kanun sonra 1933, 1953, 1990'da ağırlaştırıldı.
Kanunda:
- Madde 202 - Zimmet: Görevi sebebiyle para, evrak veya malı zimmetine geçiren memur
- Madde 209-211 - İrtikap: İcbar suretiyle irtikapta üst sınır belirtilmediği için 765 sayılı TCK'nın 13. maddesi gereğince üst sınır 24 yıl ağır hapis cezasıydı. İkna ve hatadan yararlanma şeklinde daha hafif şekilleri de vardı.
- Madde 211-212 - Rüşvet
- Madde 204 - İhaleye fesat: Müzayede ve münakasaya memur olanların fesat karıştırması ayrıca düzenlenmişti.
- Devletin şahsiyetine karşı işlenen suçlar, basit ve nitelikli zimmet, irtikap, rüşvet, hırsızlık, dolandırıcılık, sahtecilik, inancı kötüye kullanma gibi suçlar yüz kızartıcı suç sayılıyordu.
b) Memurin Muhakematı Kanunu:
1913 yılında yürürlüğe giren “Memurin Muhakematı Hakkında Kanun-u Muvakkat” 86 yıl uygulandı. Sisteme göre memurların hem soruşturması hem yargılaması idari görevlilere bırakılmış iken, bu tarihten sonra idarenin yetkisi sadece ön soruşturma ile sınırlı kaldı, son soruşturma adliye mahkemelerine bırakıldı. Yani bir vergi memuru veya iskân memuru hakkında önce kaymakam / valilik idare heyeti men-i muhakeme kararı verir, buna itiraz olursa dosya Danıştay'a (Şura-yı Devlet) giderdi.
c) 1609 sayılı Kanun:
Görevi kötüye kullanarak kaçakçılık, rüşvet alıp verme, resmi müzayede ve alım satıma fesat karıştırma, dış işlerine bağlı gizli evrak ve şifreleri ifşa gibi suçlar için özel takip usulü getirdi.
2. Yargılama Mekanizmaları Nasıl İşliyordu?
İstiklal Mahkemeleri (1923-1927): Sadece asker kaçağı değil, vatana ihanet, casusluk, yolsuzluk, eşkıyalık, isyan gibi suçları da yargılama yetkisine sahipti. 26 Eylül 1920'de 28 numaralı kanunla casusluk suçlarına bakma yetkisi de verilmişti. 1927'de kapatıldılar.
Askeri Mahkemeler / Divan-ı Harp: Askeri memur, askerlik şubesi memuru, askeri doktorların rüşvet ve zimmet suçları Askeri Ceza Kanunu madde 135, 32 ve 37'ye göre askeri mahkemelerde görülüyor, ordudan tard ve memuriyetten mahrumiyet ek ceza olarak veriliyordu.
Adliye Mahkemeleri: Sivil memurların rüşvet, zimmet davaları Ağır Ceza'da görülüyordu. Örneğin Ankara Ağır Ceza Mahkemesi, ihtiyat nakliye zabit vekilini 2 yıl hapse mahkum etmişti.
Divan-ı Ali / Yüce Divan (1924 Anayasası md. 61): Bakanlar ve başbakanların görev suçları için. Meclis'te önce Soruşturma Komisyonu kurulur, Zabıt Ceridesi'ne geçer (örneğin 24 Aralık 1927), dokunulmazlık kaldırılır, dosya Yüce Divan'a gider. Savcılığı Cumhuriyet Başsavcısı yapar. Kararlar kesindir.
3. Basına Yansıyan Büyük Siyasi Yolsuzluk Davaları
a) Yavuz-Havuz Davası (1927-1928) - Cumhuriyet tarihinin ilk bakan mahkumiyeti
23 Aralık 1927 tarihli gazetelerde ilk bilgiler çıktı. İddia: Bahriye Vekili İhsan Eryavuz (İhsan Bey), Yavuz zırhlısının tamiri ve Gölcük'te yüzer havuz inşası ihalesinde Fransız şirketinden rüşvet almıştı.
Süreç:
- Başvekil İsmet Paşa Meclis soruşturması önergesi verdi.
- TBMM Tahkikat Encümeni kuruldu. Sözcülüğünü Giresun Mebusu Hakkı Tarık Bey (aynı zamanda Cumhuriyet gazetesi sahibi Yunus Nadi'nin gazetesi davayı manşet yaptı) yaptı.
- 26 Ocak 1928'de dokunulmazlığı kaldırılarak Divanı Ali'ye sevk edildi. Bilecik Mebusu Dr. Fikret Onuralp de aynı dosyadan sevk edildi.
- İlk duruşma 5 Şubat 1928'de yapıldı.
- Divanı Ali 16 Nisan 1928'de sonuçlandırdı: İhsan Bey'e görevi kötüye kullanmak ve rüşvet alma girişiminden 2 yıl ağır hapis ve 2 yıl memuriyetten mahrumiyet. Verilen karar, Yüce Divan'ın Cumhuriyet tarihinde verdiği ilk mahkumiyet kararı oldu. Milletvekilliği 26 Ocak 1928'de düştü. Gazeteler kararı “Cumhuriyetin bir vekili ile bir çobanı aynı safta gören yüksek adaleti dün tecil etti” diye verdi.
b) Ali Cenani Bey - Un ve Zahire Yolsuzluğu (1928)
Cumhuriyet tarihinin Yüce Divan'a sevk edilen ikinci bakanı.
İddia: Un ve zahire fiyatlarının yükselmesini önlemek için Ticaret Bakanlığı emrine verilen 500 bin liranın harcanmasında usulsüzlük. Paranın bir kısmını amaç dışı kullanarak Adapazarı'nda vagon fabrikasından hisse alımı ve Ankara'da un fabrikasına harcama.
Süreç:
- 10 Mart 1928'de Meclis'te Soruşturma Komisyonu.
- 14 Nisan 1928'de dokunulmazlığı kaldırıldı.
- Yüce Divan 14 Mayıs 1928'de 1 ay hapis ve 170 bin lirayı tazmin etme cezası verdi. Bazı kaynaklarda 4 ay rütbe ve memuriyetten mahrumiyet ve cezanın tecili olarak geçer.
c) Mahmut Muhtar Paşa (Katırcıoğlu) - 1929
Osmanlı Bahriye Nazırlığı döneminden kalan dosya. Anadolu Demiryolu Kumpanyası adına İngiliz Times Iron Works / Thames Ironworks fabrikasına 20 bin İngiliz lirasını kefaletsiz ödeyerek hazineyi zarara uğratmak suçlamasıyla 30 Mayıs 1929'da Yüce Divan'a sevk edildi. Yargılama 3 Kasım 1929'da bitti. Yüce Divan, şirkete ödenen 22 bin Türk altınının yüzde 5 iskonto edilmek suretiyle Mahmut Muhtar Paşa'dan tahsiline karar verdi.
d) Barut İrtişası (1929)
Jül Fresko, Leon Fresko, Jak Basat, Solomon Nassi ve Lütfi beyler İstanbul Cumhuriyet Savcısı Kenan Bey tarafından 5 Temmuz 1929 günü irtişa/rüşvet ve Cumhuriyetin şerefi ile oynamak iddialarıyla tutuklandılar.
1.500.000 lira sermayeli İbrahim Beyzade Lütfi ve Şürekası Kolektif Şirketi, barut ve patlayıcı maddeler tekelini almış, sonra yönetim merkezi Paris'te bulunan Fransız Oriental Industrial Monopolist Limitet Şirketi'ne satmış, parayı aralarında bölüşmüşlerdi. Ortaklar arası anlaşmazlıkla patladı. Maliye memurları ve dönemin Maliye Bakanı'nın da adı karıştı.
e) İzmir Rıhtım Şirketi Yolsuzluğu (1933)
Fransız sermayeli İzmir Rıhtım Anonim Şirketi'nde yolsuzluk ihbarı. 1933 yılında yolsuzlukları ihbar eden Armao, Kaporal ve Fernon Gifre'ye 4000, Asım'a 700 ve Şükrü Beylere ise 500 lira verilmesi kabul edilmiştir. Bu ödül, devletin ihbarı taltif ettiğini gösterir. Şirket 1933'te devlet tarafından satın alındı.
4. Taşra ve Rutin Memur Yolsuzlukları - Türlerine Göre
Arşiv belgeleri (BCA 272, 30.10, 30.11, 30.18 fonları) yüzlerce örnek verir:
Rüşvet (TCK 211):
- İzmir İskan Memuru Durmuş ve Rıfkı Hüsnü Beyler (1924): Muhacirden 100 ve 250 lira rüşvet aldıkları ihbarı. Hakkında sıkı ve mükemmel tahkikat ve acilen netice istenmiş.
- Soma İskan Memuru (1926): Rüşvet suçunu cürm-i meşhut halinde işlerken yakalanmış ve derhal işten el çektirilmiştir. Mübadillerin iskanında arazi dağıtımında rüşvet çok yaygındı.
- Askeri örnekler:
- Taşköprü Askerlik Şubesi Memuru Ahmet Muhsin Efendi (1922): Rüşvet almaktan İstiklal Mahkemesi'nce 10 yıl kürek cezasına çarptırılarak askerlikten çıkarıldı.
- Operatör Dr. Binbaşı Hayati ve Dr. Binbaşı Muharrem Şevki (1932): Samsun Hastanesi hekimleri, 2 yıl 3 ay 7 gün ve 1 yıl 7.5 ay hapis + 600'er lira ağır para cezası + ordudan tard.
- İzmir Askerlik Şubesi eski muamele memuru emekli Yzb. Cemil (1936): Nüfuzu suiistimal ederek Terzi Osman Zeki'den 20 lira alma. 6 ay hapis ve 6 ay memuriyetten mahrumiyet + ordudan ihraç.
- Dörtyol Vergi Muayene Memurları Şemsi ve Arif Beyler (1927): Kaçak eşyayı önce müsadere edip sonra iki şişe rakı karşılığı iade etme iddiası. Dosya men-i muhakeme kararına itiraz üzerine Danıştay'a gönderildi.
Zimmet / İhtilas (TCK 202):
Mülga 25. Kolordu veznedarı Nuri Efendi ve Muhacirin Müdüriyet-i Umumiyesi muhasebe memuru Selanikli Mustafa Kamil Efendi'nin ihtilas maddesinden aranması gibi dosyalar var. Genellikle veznedar, tahsildar, ambar memurlarının kasa açıkları olarak görülür.
İrtikap ve İhaleye Fesat Karıştırma:
Yavuz-Havuz'da olduğu gibi ihale kanunlarına aykırı hareket, Bakanlar Kurulu'nu yanıltmak, komisyoncu ile anlaşmak irtikap sayıldı. Ceza artırım nedeni olarak memur ve hakim-savcı olması halinde daha ağır ceza uygulanıyordu.
Sahtekarlık / Evrakta Sahtecilik / Görevi Kötüye Kullanma:
Müftü ve müseyyidlerin fetva karşılığı para ve eşya alması (1925), sahte doktorluk, sahte vesika ile tayin gibi davalar Cumhuriyet gazetesi 1932-1936 nüshalarında görülür.
Yaptırımların skalası:
- En hafif: 40 lira ağır para cezası (alt seviye memur maaşı kadar), 4 ay hapis, 33 lira para cezası
- Orta: 1-2 yıl hapis, 1 yıl memuriyetten mahrumiyet, 6 ay memuriyetten men
- Ağır: 10 yıl kürek, ordudan tard + emekli hakkının kesilmesi, 600 lira ağır para cezası, 170 bin lira tazminat (Ali Cenani), 22 bin altın tahsili (Mahmut Muhtar Paşa)
- En ağır: İdam (casuslukta)
Affedilenler de var: Amasya Savcısı Süleyman, Manisalı Lütfi oğlu Rüşdü, Kığı Bucak Müdürü Osman Faik gibi isimler hastalığı ve malullüğü sebebiyle kalan cezalarının affı için TBMM'ye arz edilmiş. Devlet prensipte taviz vermemiş, sadece gayri kabili şifa illet veya ileri yaşta affı Teşkilat-ı Esasiye Kanunu md. 42'ye göre onaylamıştır.
5. Casusluk, Devlet Sırrını Açığa Vurma (1923-1938)
Bu dönem casusluk, tek başına bir suç değil, devlet inşasının parçası olarak ele alındı. Yaptırımlar arasında idam, sınır dışı etme, vatandaşlıktan çıkarma, sürgün, vize verilmemesi öne çıkmıştır.
Arşivlerdeki örnekler:
- Eski Adana Valisi Abdurrahman Bey (1923), Balıkesir Hapishane Müdürü Ahmet Bey ve arkadaşları, emekli subay Ragıp Kemali Bey: Yunanlılar ve İngilizler lehine casusluk iddiasıyla hakkında inceleme, 2. Ordu Divan-ı Harbi'nde mahkumiyet ve Kastamonu İstiklal Mahkemesi'nde yargılama.
- Bulgar vatandaşı Gheno Tzuontcheff (1924-1926): Kars'ta Süleyman sahte adıyla casusluk, Türk-Bulgar İkamet Mukavelenamesi uyarınca Kars'a girişi yasaklandı, 150 bin lira tazminat istedi.
- Halepli Hüsnü Kilizi ve İmam Çerkezli Recep: Casusluk nedeniyle sürgün ve ordudan ihraç.
- Macaristan uyruklu Kilinka İmre ve eşi Lokacik (Antalya 1929): Türkiye aleyhine casusluk tespiti üzerine 24 Mayıs 1929'da sınır dışı ve bir daha giriş yasağı.
- Beyaz Rus Kokaya Kurnasof Mişel (1928), eski Kars Konsolosu Roşal (1928): Vize reddi ve ülkeye dönüş yasağı.
- Aleksandr Svastapolos / Plumberg: Lozan sırasında Aydın Demiryolları Başmühendisi kılığıyla Yunan casusluğu, giriş-çıkış yasağı.
- Sınır bölgesi: SSCB ile uzun kara sınırında Hopa-Rize'de görevlendirilen şahıslar, Ermeni asıllı Haco oğlu Ararat gibi isimler Kızılçakçak Hudut Taburu tarafından yakalanarak Dahiliye Vekaleti'ne teslim edildi.
İstiklal Mahkemeleri bilançosu: Konya'da 1921-22'de 23 casusluk davası (büyük ölçüde İngiltere lehine), Ankara İstiklal Mahkemesi'nde toplam 25 casusluk davası görülmüştür.
6. Genel Değerlendirme
1923-1938 arası model şuydu:
- Basın özgürce yazdı: Cumhuriyet, Akşam, Vakit gazetelerinin irtişa haberleri bazen “asılsız ve efkarı umumiyeyi tehyiç mahiyetinde” görülse de, İsmet Paşa'nın Meclis'e kendi bakanını sevk etmesi, basının ihbar işlevini resmi soruşturmaya dönüştürdü.
- Siyasi sorumluluk istisnasız uygulandı: İhsan Eryavuz, Atatürk'e en yakın isimlerden biri olmasına rağmen affedilmedi. Aynı dönemden Taha Akyol'un da yazdığı gibi, “Bir bakanın makamı onu hukuki sorumluluktan kurtarmıyordu.”
- Yaptırım sistemi üçlüydü:
- Adli: Hapis, kürek, ağır para cezası, tazminat
- İdari: Memuriyetten mahrumiyet, ordudan tard, tekaüt hakkını iskat, işten el çektirme
- Siyasi: Milletvekilliğinin düşmesi (26 Ocak 1928), siyasi hakların alınması - İhbar teşvik edildi: İzmir Rıhtım yolsuzluğunu ihbar edenlere 1933'te para ödülü verilmesi, hazine veznesindeki suiistimali ihbar eden Emvali Metruke Müdürü İsmail Hakkı Bey'e 500 lira ödül bunun örneğidir.
Bugünden bakınca tazminat rakamları (170 bin lira) dönemin bütçesinde devasa meblağlardı ve caydırıcılık amaçlıydı.
Evet, yansıdı - hatta dönem kaynakları bunu açık açık "fısıltı gazetesi" / dedikodu diye adlandırıyor.
1923-38'de tek parti, sansürsüz bir muhalefet basını olmadığı için iki kanal çalışıyordu:
- Resmi basın - Cumhuriyet, Hakimiyet-i Milliye, Akşam, Vakit, İkdam
- Fısıltı gazetesi - kahvehane, iskan daireleri, gümrük, vergi dairelerindeki memur ve iş takipçilerinin ağzından dolaşan dedikodu. O kadar güçlüydü ki kanun koyucu bile 1609 sayılı kanunu yaparken "kovuşturma için dedikodunun" yeterli olmadığını, amacının özellikle rüşvet alıp verenleri yakalayıp "devlet makinesi dışına atmak ve istihdam etmemek" olduğunu söylüyordu
Devleti idare edenlerin de bu dedikodudan bunaldığı resmi ağızdan itiraf ediliyor:
"Devleti idare edenlerin bir rüşvet, bir suiistimal vak'ası işitince ne büyük eza duyduklarını, (gene mi? Yarabbi! Bunların önüne nasıl geçeceğiz?) diye, inlediklerini yakından biliyoruz"
Örtbas mekanizması nasıl işliyordu?
Bunun için 1913 tarihli Memurin Muhakematı Hakkında Kanun-u Muvakkat kullanıldı.
Normalde bir memur suç işlediğinde valilik / kaymakamlık idare heyeti önce kendi içinde karar veriyordu: men-i muhakeme (yargılanmasına gerek yok) veya lüzum-u muhakeme.
Meni muhakeme kararı, sanık memur hakkında son soruşturma yapılmasını önler
İşte fısıltı gazetesinin en çok konuştuğu şey buydu: idare heyetlerinin kendi memurunu korumak için men-i muhakeme vermesi.
Somut örneği arşivde var:
Dörtyol Vergi Muayene Memurları Şemsi ve Arif Beyler (1927): Kaçak eşyayı müsadere edip sonra "iki şişe rakı karşılığında" sahibine iade ettikleri iddiası. Cebel-i Bereket vilayeti idare heyeti men-i muhakeme verdi. Daire amiri itiraz edince dosya derece-i saniyede tetkik için Danıştay'a gönderildi. Yani yerel koruma girişimini üst merci bozdu.
Benzer şekilde Soma İskan Memuru cürm-i meşhud halinde yakalandığında derhal el çektiriliyor, ama aynı dönemdeki bazı iskan dosyalarında mübadillerden rüşvet iddiaları önce "soruşturmaya mahal yok" denilerek kapatılmaya çalışılmış.
Kayırmaya dair resmi tespit: Himaye (Patronaj)
CHP kendi arşivinde bunu gizlemiyor. Parti müfettişlerinin teftiş raporları, kongre zabıtları ve milletvekili gezileri raporları tek parti döneminin en önemli kaynağı.
Literatürde bu doğrudan şöyle geçer: Yunanistan'a giden Rumların geride bıraktıkları arazi, bina, işyeri dağıtımında "yolsuzluk, nüfuz suiistimali gibi suçlamalar" ortaya çıkması
2023'te yayımlanan akademik inceleme konuyu tam adıyla koyar:
"CHP ARŞİV BELGELERİ IŞIĞINDA TEK PARTİ DÖNEMİNDE TÜRKİYE'DE HİMAYE (PATRONAJ) İLİŞKİLERİ VE BAZI SOSYO-EKONOMİK SORUNLAR"
Çalışmanın ana dayanağı, tek parti döneminin toplum portresini en iyi şekilde gözler önüne seren parti müfettişlerinin raporları. Yani parti teşkilatını ele geçirme, eş-dost, akraba kayırma, emval-i metruke ve mübadele mallarının dağıtımında aracılar, köylüyle aracı arasındaki ilişki - hepsi raporlanmış.
"Büyük memurlar" ve Barut İrtişası örneği
Fısıltı gazetesinin haklı çıktığı en büyük dava Barut İrtişası (1929).
Arşiv özeti: 1.5 milyon sermayeli şirket barut tekelini alıp Fransız şirketine satıyor. Olay patlayınca anlaşılıyor ki:
O dönemde Akşam gazetesi yazarı Necmettin Sadık bunu "her zaman her yerde görülen" bir suç olarak küçümsemeye çalışmış, ama savcılık genişletince Maliye memurları ve hatta Maliye Bakanı'nın adı dosyaya girmiş. İlk ihbarı yapan memurun kendisi olduğu için Adalet Bakanlığı başta "haberi verenin memur" olmasından dolayı tereddüt etmiş.
Örtbas deliniyor muydu?
Evet, fısıltı gazetesi çoğu zaman resmi soruşturmayı tetikleyen unsur oldu:
1. Yavuz-Havuz'da bizzat Meclis Tahkikat Komisyonu Başkanı Yunus Nadi'nin Cumhuriyet gazetesi dedikodu kampanyasını manşete taşıdı. Bu kampanya sonunda Bahriye Bakanlığı kapatıldı ve bakan Yüce Divan'da mahkum oldu.
2. 1609 sayılı Kanun (1930): İşte bu kayırma eleştirileri üzerine çıkarıldı. Eskiden rüşvet, zimmet, ihtilas, irtikap, ihaleye fesat gibi suçlar da Memurin Muhakematı'na tabiydi. 1609 ile bu suçlar o kapsamdan çıkarıldı ve doğrudan Cumhuriyet Başsavcılıklarına ihbar yolu açıldı. Yani fısıltı artık dilekçe olabiliyordu.
Sonuç: 1923-38'de kayırma ve örtbas iddiası hiç yok değildi - tam tersine, sistemin en çok tartışılan zaafıydı. Men-i muhakeme kararları ve emval-i metruke dağıtımındaki himaye ilişkileri bunun hukuki kılıfıydı. Ama aynı dönemde devlet, hem basına yansıyan büyük davalarda bakanları bile Yüce Divan'a göndererek hem de ihbar edene para ödülü vererek (İzmir Rıhtım davasında olduğu gibi) fısıltı gazetesini susturmak yerine onu bir ihbar mekanizmasına dönüştürmeye çalıştı.
İkisi birden vardı - hastalık olarak kaldı, ama işlevi değiştirilerek yeni düzene monte edildi.
1. Abdülhamit'ten kalan neydi?
Osmanlı'da jurnal denilince akla ilk gelen II. Abdülhamit dönemindeki Hafiye Teşkilatı'nın uygulamaları olmuştur.
O dönemin anatomisini Halil Paşa şöyle özetler:
Sultan II. Abdülhamit'in döneminde, casusluk ve istihbarat mesleğinin pek yaygın olduğunu görüyoruz. O devirler, 2. Meşrutiyet'in ilanı tarihinden, yani 1908 senesinden önce jurnalcilik sarayın lütfuna ve iltifatına mazhar olmak, memuriyette terfi almak ve nasıl olursa olsun bir çıkar elde etmek veya rakibini alt etmek için ihtiyar ve irtikap olunan vicdansızlık ve edepsizliklerin... bir dönemdi.
Abdülhamit saltanatı süresince iki tür casusluk örgütü kurmuştur. Biri saray içi ve bürokrasiyi denetleyen hafiye ağı, diğeri dış istihbarat. Yani jurnal kişisel sadakat ve terfi aracıydı.
Cumhuriyet kadroları bu kültürü bizzat yaşayarak gelmişti. 1908'de jurnaller yakılırken, 1923'te Ankara'da aynı memurların bir kısmı hala masadaydı.
2. Cumhuriyetin arınma hamlesi
Yeni düzen bunu sıfırdan icat etmedi, tasfiye etti.
En somut belge İstanbul'un kurtuluşundan hemen sonra çıkan listeler:
"Mücahede-i Milliyeye İştirak Etmeyen Memurlar", Vatan, 24 Teşrin-i Evvel 1923
"Mücadeleye İştirak Etmeyen Memurin-i Mülkiye", Cumhuriyet, 30 Teşrin-i Sani 1924
Milli Mücadele'ye katılmayan, düşman nüfuz ve etkisiyle işgal edilmiş bölgelerde hizmet kabul edenlerin memurluktan atılması süreci. Darülfünun'dan gümrüğe kadar tasfiyeler 1923-26 arasında dalga dalga yapıldı.
Hukuki omurga da değişti. Cumhuriyet döneminde kamu personel rejimi şöyle tanımlanır:
Cumhuriyetin döneminde Osmanlı bürokratik mirası ve bunun bir öğesi olarak kamu personel rejimi aynen devralınmış, ancak personel rejimi Cumhuriyetin ilkeleri doğrultusunda
1926'da 788 sayılı Memurin Kanunu, 1926'da 765 sayılı TCK - yani artık memurun suçu "padişaha sadakatsizlik" değil, "devlet hazinesine ve kamu idaresinin güvenirliğine karşı suç" olarak kodlandı.
3. Jurnal hastalığının Cumhuriyet versiyonu: Taltifli ihbar
Abdülhamit'te jurnal gizliydi ve ödülü terfiydi. Cumhuriyet'te jurnal alenileştirildi ve ödülü para ve madalya oldu.
En kritik kanun:
Mustafa Kemal Atatürk döneminde madalyaların yanısıra para da taltif objesi olarak kullanılmıştır. Nitekim devletin ödemelerinde usulsüzlük veya haksızlık yapan kişileri ihbar edenlere ikramiye verilmesi 4 Mayıs 1927 tarihinde çıkarılan kanun ile kabul edilmiştir.
Bu kanunla birlikte:
- İzmir Rıhtım Şirketi yolsuzluklarını ihbar eden Armao, Kaporal ve Fernon Gifre'ye 4000 lira
- Hazine veznesindeki suiistimali ihbar eden Emvali Metruke Müdürü'ne 500 lira
- Hınıs'ta hazine parasını eşkıyadan kurtaran tahsildara ikramiye
verilmesi resmileşti. Yani ihbar artık saraya değil, Maliye ve Dahiliye vekaletine, makbuz karşılığı yapılıyordu.
Atatürk'ün kendisi de bu eleştirinin farkındaydı ve savunması şuydu:
"İşte düşmanlarımın Jurnalcilik dedikleri teşkilat budur"
Ona göre kurduğu şey hafiye teşkilatı değil, "milli istihbarat" - Milli Mücadele'de Mim Mim Grubu'ndan gelen bir gelenek.
Sonuç: Melez model
Hastalık olarak devam etti: Özellikle iskan, emval-i metruke, mübadele malları dağıtımı, gümrük ve vergi dairelerinde memurun memuru jurnalaması, fısıltı gazetesinin en sevdiği malzeme olmaya devam etti. CHP müfettiş raporları "himaye (patronaj)" diye bu kayırmayı açıkça yazar.
Ama arınma da gerçekti: Fark, Abdülhamit'te jurnal padişahı korumak içindi; Cumhuriyet'te taltif kanunu hazineyi korumak içindi. Birinde ihbar eden gizlenirdi, diğerinde ödül Resmi Gazete'de ilan edilirdi. Birinde men-i muhakeme ile memur korunurdu, diğerinde 1609 sayılı Kanun ile rüşvet-zimmet suçları doğrudan savcılığa açılarak o koruma duvarı delindi.
Dolayısıyla 1923-38 arası ne tamamen bir arınma ne de aynen devam eden bir hafiyelikti. Osmanlı'dan kalan ihbar refleksi, yeni rejimin "namuslu memur" yaratma projesi içinde legalleştirilip parasallaştırıldı.
Hastalık olarak kaldı, ama elbisesi değişti.
Ne değişti, ne kaldı?
Abdülhamit'te jurnal sistemi sarayın "görmeyen gözleri" idi: binlerce hafiye her köşeden rapor taşır, padişah bu raporlarla vali azlederdi. Halil Paşa'nın tarifiyle bu, terfi almak ve rakibi alt etmek için yapılan bir vicdansızlıktı.
Cumhuriyet bunu kapatmadı, dönüştürdü. Karakol Cemiyeti deşifre olunca yerine Mim Mim Grubu kuruldu, TBMM 1921'de resmen tanıdı. 1926'da ise Atatürk, İttihatçı yapıları tasfiye ederken ilk modern teşkilat olan Milli Emniyet Hizmeti'ni kurdu, kuruluş tarihi 6 January 1926.
Samimiyet testi: kollama mı arınma mı?
Senin sorduğun ikinci model - ödül/terfi ile arınma - 1927'de kanun oldu:
devletin ödemelerinde usulsüzlük veya haksızlık yapan kişileri ihbar edenlere ikramiye verilmesi 4 Mayıs 1927 tarihinde çıkarılan kanun ile kabul edilmiştir.
Aynı yıl Başbakan İsmet Paşa, kendi hükümetinin Bahriye Bakanı hakkında Yüce Divan istedi:
İhsan Bey’in Yavuz zırhlısının onarılmasında... rüşvet aldığı gerekçesiyle 24 Aralık 1927’de Başbakan İsmet Paşa, Havuz-Yavuz Soruşturma Komisyonu’nun kurulmasını... istemini Meclis’e taşımıştır.
Sonuç: İhsan Eryavuz 2 yıl hapis - Cumhuriyet'in ilk Yüce Divan mahkumiyeti. Ardından Ali Cenani 14.04.1928'de dokunulmazlığı kaldırılarak Yüce Divan'a sevk edildi ve 1 ay hapis + tazmin cezası aldı.
Bu, klasik açık kollama olsaydı yaşanmazdı. Merkezde samimiyet var.
Ama taşrada hastalık sürüyor - işte Kuyucaklı Yusuf
Taşrada mekanizma başkaydı: Memurin Muhakematı Kanunu. Buna göre soruşturma idare tarafından yapılıyor, izin verilmezse (men-i muhakeme) memur yargılanmıyordu. Savcılar bile bu kanunun memurları korumak için konduğunu söylüyordu.
CHP'nin kendi teftiş raporları bunu doğruluyor. 1935'te talimatname yenileniyor, müfettişler geniş yetkiyle rapor yazıyor, 1936'da Şevket Ödül Maraş'ı teftiş ediyor. Çalışmanın adı bile net: CHP Arşiv Belgeleri Işığında Tek Parti Döneminde Himaye (Patronaj) İlişkileri. Soma iskan memurunun rüşvet fiilinde cürm-i meşhud halinde yakalandığından bahsedilmesi - yani iskan, emval-i metruke dağıtımı taşrada en büyük rüşvet kaynağı.
Sabahattin Ali'nin 1932-37'de yazdığı Kuyucaklı Yusuf tam bu tabloyu edebi olarak damıtır:
Romanda eşrafı Hilmi Bey temsil eder, dayandığı tek güç para. Muazzez'i almak için Selahattin Bey'i borçlandırır, oğlu Şakir adam öldürünce:
rüşvet verir karakol çavuşuna; yalancı tanıklar tutar ve onun serbest kalmasını sağlar.
Ve o meşhur tespit:
Hapishane ancak serseriler, köylüler ve aşağı tabakadan insanlar içindi; bir Hilmi Beyin oğlu adam öldürse bile, onlarla bir tutulamazdı
Bu, Kuyucaklı Yusuf'un kurgusu değil, 1930'ların taşra raporunun aynısı. Eşraf (Hilmi Bey) + yeni kaymakam (İzzet Bey) + kolluk (karakol çavuşu) sacayağı, CHP müfettişlerinin şikayet ettiği yapı.
Sonuç senin soruna cevap:
Genel yayılmış mıydı? Evet, yapısal olarak evet - özellikle iskan, vergi, gümrük, emval-i metruke dağıtımında. Ama Sabahattin Ali'nin romanındaki kadar mutlak karanlık değil. Aynı devlet bir yanda Soma'da cürm-i meşhud memuru anında açığa alırken, diğer yanda Ankara'da kendi bakanını Yüce Divan'a gönderiyordu.
Samimiyet vardı, ama insan menfaatiyle yarışıyordu. Hastalık ödül sistemine çevrilerek ehlileştirilmeye çalışıldı, tamamen yok edilemedi.
Detaylı arşiv kaynaklı rapor burada:
Jurnal Hastalığından Taltifli İhbara: 1923-1938'de Samimiyet, Himaye ve Kuyucaklı Yusuf'un Taşrası
Yönetici Özeti
1923-1938 dönemi ne Abdülhamit jurnalciliğinin aynen devamı ne de tamamen steril bir arınma sürecidir. Belgeler melez bir model gösterir: Osmanlı'dan miras ihbar refleksi korunmuş, ancak işlevi padişahı korumaktan hazineyi ve Cumhuriyet idaresini korumaya evrilmiştir. Samimiyet testi olarak Yüce Divan yargılamaları (Yavuz-Havuz 1927-28, Ali Cenani 1928, Mahmut Muhtar 1929) bakan seviyesinde bile mahkumiyet üretmiş; buna karşılık Memurin Muhakematı Kanunu'ndaki men-i muhakeme mekanizması ve emval-i metruke/iskan dağıtımındaki himaye ağları taşrada Kuyucaklı Yusuf'taki gibi eşraf-bürokrat-karakol üçgeninin yaşadığını doğrular. Yani merkezde samimi cezalandırma iradesi, taşrada ise yapısal kayırma birlikte var olmuştur.
1. Abdülhamit Mirası: Jurnal Nedir, Nasıl Çalışırdı?
Osmanlı'da jurnal denilince akla ilk gelen II. Abdülhamit dönemindeki Hafiye Teşkilatı'nın uygulamaları olmuştur 1. Sistemin omurgası Yıldız Sarayı'na her gün akan binlerce rapordur:
The backbone of the spy network Hafiye Teşkilatı was the intelligence reports called “jurnals.” 2
Sultan II Abdülhamid would read these reports with great care, compare information from different sources, and shape many of his policies, from state appointments to military decisions, based on this intelligence. For example, he could use a jurnal about a governor’s corruption to dismiss that governor. 3
Dolmabahçe araştırması bu ağı çift taraflı anlatır: Bir yanda darbe girişimlerini önleyen bir kontrol aracı, öte yanda toplumu saran korku:
There were also those who used the system for their own personal gain. A civil servant could have his disliked superior purged by falsely reporting that he “spoke against the Sultan.” 4
Halil Paşa'nın çağdaş tanıklığı da aynı motivasyonu teyit eder:
jurnalcilik sarayın lütufuna ve iltifatına mazhar olmak, memuriyette terfi almak ve nasıl olursa olsun bir çıkar elde etmek veya rakibini alt etmek için ihtiyar ve irtikap olunan vicdansızlık ve edepsizliklerin... 5
1908'de Meşrutiyet ilanında ilk işlerden biri Yıldız'daki jurnallerin yakılmasıdır; hastalık bellekte kalır.
1.2. Cumhuriyet'e Aktarım: Mim Mim'den MAH'a
Milli Mücadele istihbaratı bu hafiye mirasını reddetmez, yeniden kurar. İstanbul'daki Karakol Cemiyeti deşifre olunca yerine Müsellah Müdafaa-i Milliye (Mim Mim Grubu) kurulur ve TBMM tarafından 3 Mayıs 1921'de resmen tanınır 6. Amaç değişir: padişahı değil, Anadolu'ya silah ve istihbarat akışını korumak.
Cumhuriyet ilanından sonra Atatürk 1926'da yeni bir eşik koyar:
National Security Service (Milli Emniyet Hizmeti) was established at a time when Mustafa Kemal Atatürk was purging Committee of Union and Progress elements, including the Karakol society and Teşkilât-ı Mahsûsa 7
Resmi kuruluş tarihi 6 January 1926'dır 8. Atatürk'ün talimatı ile Genelkurmay'dan bağımsız, modern, bürokratik istihbarat hedeflenir. MAH'ın erken adı bilinmesin diye kısaltma açılmadan bırakılır; bu yüzden Milli Amale Hizmeti gibi yanlış açılımlar doğar 9.
Yani jurnal form olarak devam eder, ama artık saray hafiyeliği değil, devlet istihbaratıdır.
2. Samimiyet Testi: Ödül, Terfi ve Yüce Divan
2.1. 1927 Taltif Kanunu: İhbarın Parasallaşması
Sorunuzdaki ikinci şık — ödül veya terfi için arınmaya yönelik çaba — tam olarak 1927'de kanunlaşır:
devletin ödemelerinde usulsüzlük veya haksızlık yapan kişileri ihbar edenlere ikramiye verilmesi 4 Mayıs 1927 tarihinde çıkarılan kanun ile kabul edilmiştir. 10
Uygulama arşivde somuttur:
- Pamukkale Üniversitesi çalışmasında Soma İskan Memuru'nun rüşvet fiilinde cürm-i meşhud halinde yakalanması ve işten el çektirilmesi 11 ve hakkında takibat-ı kanuniye icrası anlatılır.
- 1931'de 1905 sayılı Kanun ile varidat tetkik memurlarının vergi farkı bulması halinde ikramiye ile taltif edileceği hükme bağlanır.
Abdülhamit'te ödül terfiydi ve gizliydi; 1927'de ödül nakittir ve Resmi Gazete'dedir. Bu dönüşüm, jurnal hastalığını tamamen silmez ama niyetini kamu maliyesini koruma yönüne çevirir.
2.2. Bakanların Yargılanması: Kollama mı Arınma mı?
Eğer sistem klasik açık kollama olsaydı, bakanlar korunurdu. Oysa 1927-1929 üçlüsü tam tersini gösterir:
Yavuz-Havuz: Denizcilik Bakanı Topçu İhsan Eryavuz'un Yavuz zırhlısının havuz alımında Fransız şirketinden rüşvet aldığı iddiası üzerine Başbakan İsmet Paşa bizzat Meclis soruşturması ister:
İhsan Bey’in Yavuz zırhlısının onarılmasında satın alınacak havuz için Fransız şirketlerinden rüşvet aldığı gerekçesiyle 24 Aralık 1927’de Başbakan İsmet Paşa, Havuz-Yavuz Soruşturma Komisyonu’nun kurulmasını ve suçluların Yüce Divan’da yargılanması istemini Meclis’e taşımıştır. 12
Yargılama sonunda İhsan Bey 16.04.1928'de iki yıl hapse mahkum edilir ve 26 Ocak 1928'de milletvekilliği düşer; bu Cumhuriyet tarihinin ilk Yüce Divan mahkumiyetidir.
Ali Cenani: Ticaret Bakanlığı emrine un ve zahire fiyatlarını önlemek için verilen 500 bin liranın harcanmasında usulsüzlük gerekçesiyle:
Ali CENANİ, 14.04.1928’de dokunulmazlığı kaldırılarak Yüce Divan’a sevk edildi. Yüce Divan, Ali CENANİ’nin memuriyet görevini kötüye kullandığı sonucuna ulaşılarak 14.05.1928 tarihinde 1 ay hapis ve dört ay rütbe ve memuriyetten men cezası verdi. 13
Ayrıca 170 bin liranın tazmini hükmedilir 14.
Bu davalar Atatürk-İnönü gerilimi içinde bile sürdürülmüştür. İsmet Paşa'nın önergesine Atatürk'ün müdahale etmek istediği, İnönü'nün "ya o, ya ben" dediği rivayeti bile, sistemin en tepedeki ismi bile koruyamadığını gösterir. Bu samimiyet işaretidir.
3. Himaye, Patronaj ve Örtbas: Hastalık Nerede Kaldı?
3.1. Memurin Muhakematı ve Men-i Muhakeme
Örtbasın hukuki aracı 1913 tarihli Memurin Muhakematı Hakkında Kanun-u Muvakkattır. Bu geçici kanuna göre soruşturma idare tarafından yapılmakta, izin verilmediği (meni muhakeme) takdirde memurlar yargılanmamakta 15.
Cumhuriyet savcıları bile "Memurin Muhakematı Hakkındaki Kanunu Muvakkatın memurları ilk etapta korumak amacı ile vazedilmiş olduğundan" diye mütalaa vermiştir 16.
Pratikte il idare heyetleri kendi memuru hakkında men-i muhakeme kararı vererek dosyayı Danıştay denetiminden kaçırmaya çalışırdı. Bu, fısıltı gazetesinin en çok konuştuğu "açık kollama" örneğidir.
3.2. Taşrada Himaye (Patronaj)
CHP kendi arşiviyle bu hastalığı itiraf eder. Teftiş sistemi 1935'te yeniden düzenlenir ve parti müfettişleri geniş yetkiyle rapor yazar:
The corporation of party inspectorship, performing as a control mechanism... in 1935, the inspectors whose duties and responsibilities reconstituted... checked their areas with a wide authority, and sent their reports to the headquarter. In 1936 Şevket Ödül... inspected Maraş and surroundings 17
Anahtar çalışma şudur:
"CHP Arşiv Belgeleri Işığında Tek Parti Döneminde Türkiye'de Himaye (Patronaj) İlişkileri ve Bazı Sosyo-Ekonomik Sorunlar"
Bu raporların anlattığı: emval-i metruke ve mübadele mallarının dağıtımında, iskan memurlarının muhacir ve mübadillerin iskanı sırasında rüşvet yoluyla haksızlık yapması 18. Yani hastalık taşrada koz olarak kullanılmaya devam etmiştir.
Yönetim literatürü de dönemi şöyle tarif eder:
Devleti idare edenlerin bir rüşvet, bir suiistimal vak'ası işitince ne büyük eza duyduklarını, (gene mi? Yarabbi! Bunların önüne nasıl geçeceğiz?) diye, inlediklerini yakından biliyoruz. 19
Bu inleme samimiyet göstergesidir, ama çaresizlik de yapısallığın itirafıdır.
4. Kuyucaklı Yusuf: Roman mı, Rapor mu?
Sabahattin Ali romanı 1932-1937 arasında tefrika edip 1937'de kitaplaştırır. 1931'de Aydın Cezaevi'nde tanıştığı gerçek Yusuf'tan esinlenmiştir 20. Romanın idari eleştirisi ders kitaplarına da geçmiş bir şablon sunar:
Kasabayı romana göre kaymakam değil eşraf yönetir. 21
Karakter dağılımı:
- Kaymakam Selahattin Bey: İdealist, merhametli, Yusuf'u himaye eden devlet görevlisi.
- Kaymakam İzzet Bey: Ondan sonra gelen, eşrafla hemen anlaşan bürokrat.
- Hilmi Bey ve oğlu Şakir: Eşrafın temsili, dayandıkları tek güç para 22.
Hilmi Bey bu gücü kullanır sürekli; Muazzez’i oğluna almak istediğinde Selahattin Bey’i kumarda borçlandırarak yapar bunu ilkin, Şakir Ali’yi öldürdüğünde de rüşvet verir karakol çavuşuna; yalancı tanıklar tutar ve onun serbest kalmasını sağlar. 23
Ve romanın en kritik cümlesi, CHP müfettiş raporlarındaki men-i muhakeme pratiğiyle birebir örtüşür:
Hapishane ancak serseriler, köylüler ve aşağı tabakadan insanlar içindi; bir Hilmi Beyin oğlu adam öldürse bile, onlarla bir tutulamazdı 24
Bu üçlü sacayağı — eşraf (Hilmi Bey), bürokrat (İzzet Bey), kolluk (karakol çavuşu) — tam olarak 1930-36 CHP teftiş raporlarında anlatılan "parti-eşraf-idare" kaynamasıdır. Şevket Ödül'ün 1936 Maraş raporu ve Adnan Menderes'in 1936 İçel raporu aynı yapıyı belgeler.
Fakat roman genelleşmiş midir?
- Evet, yapısal olarak geneldir: Emval-i metruke, iskan ve vergi dairelerindeki rüşvet vakaları (Soma iskan memuru gibi) taşranın her yerinde görülür. Sabahattin Ali'nin gözlem gücüyle çizdiği taşra portresi 25 sosyolojik olarak doğrudur.
- Hayır, tek tip değildir: Romanın Kaymakam Selahattin Bey'i de gerçektir. Yani idealist memur da vardır, tıpkı Yüce Divan'da bakanını yargılatan Ankara gibi. Sabahattin Ali'nin kendisi de Aydın'da öğretmenken bu idealist memurları görmüş ve ilk Kaymakamı onlara göre yazmıştır.
Sonuç: Kuyucaklı Yusuf istisna değil, örüntünün edebi damıtılmasıdır. Ama dönemin tamamı Yusuf'un kasabası kadar karanlık değildir; aynı dönemde Soma'da cürm-i meşhud halinde yakalanan memurun derhal açığa alınması da aynı devletin işidir.
Sonuç
Sorunuzun cevabı: Klasik manada açık kollama ve koz olarak kullanma tamamen bitmedi — özellikle taşrada emval-i metruke ve iskan işlerinde men-i muhakeme ve himaye olarak sürdü. Ancak merkezin 1927 taltif kanunu ve 1928 Yüce Divan kararları ile ödül ve ceza üzerinden arınmaya yönelik samimi bir çabası da vardı. İnsan menfaat peşinde koşan bir yaratıktır; erken Cumhuriyet bunu yasaklayarak değil, menfaati devletten yana çevirerek (ihbar edene para, yolsuzluk yapana Yüce Divan) yönetmeye çalıştı.
Kuyucaklı Yusuf bu gerilimin romanıdır: Bir yanda Selahattin Bey'in temsil ettiği arınma samimiyeti, öte yanda Hilmi Bey-İzzet Bey-karakol çavuşu sacayağının temsil ettiği hastalık. 1923-38 Türkiye'si bu iki figür arasında gidip gelen bir sarkaçtır.
Sources
1 Dergipark — Uluslararası Türk Dünyası Bilimsel Araştırmalar Dergisi
2 Dolmabahce Palace — The Sultan's Unseeing Eyes: Sultan II Abdülhamid's Spy Network
3 Dolmabahce Palace — The Sultan's Unseeing Eyes: Sultan II Abdülhamid's Spy Network
4 Dolmabahce Palace — The Sultan's Unseeing Eyes: Sultan II Abdülhamid's Spy Network
5 Dergipark — Uluslararası Türk Dünyası Bilimsel Araştırmalar Dergisi
6 Acikbilim — Cumhuriyet Dönemi İstihbarat Örgütleri
7 Wikipedia — National Security Service (Turkey)
8 Wikipedia — National Security Service (Turkey)
9 Wikipedia — National Security Service (Turkey)
10 Dergipark — BELGİ 27. sayı
11 Yerbilimleri — 40. say 09.02.30.indd
12 Hacettepe CTAD — Bir Gazeteci ve Siyasetçinin Cumhuriyet Dönemi’ndeki Bazı Gelişmelere Dair İzlenimleri
13 Rawdatalibrary — Meclis Soruşturması Yüce Divan Yargılaması
14 Wikipedia — Ali Cenani
15 Acikbilim — Memurin Muhakematı
16 Avevrak — Danıştay karar içtihat
17 Sobider — The Journal of Social Sciences
18 Yerbilimleri — 40. say 09.02.30.indd
19 Cumhuriyet E-Gazete — Catalog - Cumhuriyet Newspaper, 1937
20 N11 — Kuyucaklı Yusuf - Sabahattin Ali
21 Maxicep — Kuyucaklı Yusuf
22 Edebiyat Fatihi — Sabahattin Ali Kuyucaklı Yusuf Roman İncelemesi
23 Edebiyat Fatihi — Sabahattin Ali Kuyucaklı Yusuf Roman İncelemesi
24 Bahçe Yazı — Kuyucaklı Yusuf
25 İstanbul Kitapçısı — Kuyucaklı Yusuf
Jurnal Hastalığından Taltifli İhbara: 1923-1938'de Samimiyet, Himaye ve Kuyucaklı Yusuf'un Taşrası
Yönetici Özeti
1923-1938 dönemi ne Abdülhamit jurnalciliğinin aynen devamı ne de tamamen steril bir arınma sürecidir. Belgeler melez bir model gösterir: Osmanlı'dan miras ihbar refleksi korunmuş, ancak işlevi padişahı korumaktan hazineyi ve Cumhuriyet idaresini korumaya evrilmiştir. Samimiyet testi olarak Yüce Divan yargılamaları (Yavuz-Havuz 1927-28, Ali Cenani 1928, Mahmut Muhtar 1929) bakan seviyesinde bile mahkumiyet üretmiş; buna karşılık Memurin Muhakematı Kanunu'ndaki men-i muhakeme mekanizması ve emval-i metruke/iskan dağıtımındaki himaye ağları taşrada Kuyucaklı Yusuf'taki gibi eşraf-bürokrat-karakol üçgeninin yaşadığını doğrular. Yani merkezde samimi cezalandırma iradesi, taşrada ise yapısal kayırma birlikte var olmuştur.
1. Abdülhamit Mirası: Jurnal Nedir, Nasıl Çalışırdı?
Osmanlı'da jurnal denilince akla ilk gelen II. Abdülhamit dönemindeki Hafiye Teşkilatı'nın uygulamaları olmuştur 1. Sistemin omurgası Yıldız Sarayı'na her gün akan binlerce rapordur:
The backbone of the spy network Hafiye Teşkilatı was the intelligence reports called “jurnals.” 2
Sultan II Abdülhamid would read these reports with great care, compare information from different sources, and shape many of his policies, from state appointments to military decisions, based on this intelligence. For example, he could use a jurnal about a governor’s corruption to dismiss that governor. 3
Dolmabahçe araştırması bu ağı çift taraflı anlatır: Bir yanda darbe girişimlerini önleyen bir kontrol aracı, öte yanda toplumu saran korku:
There were also those who used the system for their own personal gain. A civil servant could have his disliked superior purged by falsely reporting that he “spoke against the Sultan.” 4
Halil Paşa'nın çağdaş tanıklığı da aynı motivasyonu teyit eder:
jurnalcilik sarayın lütufuna ve iltifatına mazhar olmak, memuriyette terfi almak ve nasıl olursa olsun bir çıkar elde etmek veya rakibini alt etmek için ihtiyar ve irtikap olunan vicdansızlık ve edepsizliklerin... 5
1908'de Meşrutiyet ilanında ilk işlerden biri Yıldız'daki jurnallerin yakılmasıdır; hastalık bellekte kalır.
1.2. Cumhuriyet'e Aktarım: Mim Mim'den MAH'a
Milli Mücadele istihbaratı bu hafiye mirasını reddetmez, yeniden kurar. İstanbul'daki Karakol Cemiyeti deşifre olunca yerine Müsellah Müdafaa-i Milliye (Mim Mim Grubu) kurulur ve TBMM tarafından 3 Mayıs 1921'de resmen tanınır 6. Amaç değişir: padişahı değil, Anadolu'ya silah ve istihbarat akışını korumak.
Cumhuriyet ilanından sonra Atatürk 1926'da yeni bir eşik koyar:
National Security Service (Milli Emniyet Hizmeti) was established at a time when Mustafa Kemal Atatürk was purging Committee of Union and Progress elements, including the Karakol society and Teşkilât-ı Mahsûsa 7
Resmi kuruluş tarihi 6 January 1926'dır 8. Atatürk'ün talimatı ile Genelkurmay'dan bağımsız, modern, bürokratik istihbarat hedeflenir. MAH'ın erken adı bilinmesin diye kısaltma açılmadan bırakılır; bu yüzden Milli Amale Hizmeti gibi yanlış açılımlar doğar 9.
Yani jurnal form olarak devam eder, ama artık saray hafiyeliği değil, devlet istihbaratıdır.
2. Samimiyet Testi: Ödül, Terfi ve Yüce Divan
2.1. 1927 Taltif Kanunu: İhbarın Parasallaşması
Sorunuzdaki ikinci şık — ödül veya terfi için arınmaya yönelik çaba — tam olarak 1927'de kanunlaşır:
devletin ödemelerinde usulsüzlük veya haksızlık yapan kişileri ihbar edenlere ikramiye verilmesi 4 Mayıs 1927 tarihinde çıkarılan kanun ile kabul edilmiştir. 10
Uygulama arşivde somuttur:
- Pamukkale Üniversitesi çalışmasında Soma İskan Memuru'nun rüşvet fiilinde cürm-i meşhud halinde yakalanması ve işten el çektirilmesi 11 ve hakkında takibat-ı kanuniye icrası anlatılır.
- 1931'de 1905 sayılı Kanun ile varidat tetkik memurlarının vergi farkı bulması halinde ikramiye ile taltif edileceği hükme bağlanır.
Abdülhamit'te ödül terfiydi ve gizliydi; 1927'de ödül nakittir ve Resmi Gazete'dedir. Bu dönüşüm, jurnal hastalığını tamamen silmez ama niyetini kamu maliyesini koruma yönüne çevirir.
2.2. Bakanların Yargılanması: Kollama mı Arınma mı?
Eğer sistem klasik açık kollama olsaydı, bakanlar korunurdu. Oysa 1927-1929 üçlüsü tam tersini gösterir:
Yavuz-Havuz: Denizcilik Bakanı Topçu İhsan Eryavuz'un Yavuz zırhlısının havuz alımında Fransız şirketinden rüşvet aldığı iddiası üzerine Başbakan İsmet Paşa bizzat Meclis soruşturması ister:
İhsan Bey’in Yavuz zırhlısının onarılmasında satın alınacak havuz için Fransız şirketlerinden rüşvet aldığı gerekçesiyle 24 Aralık 1927’de Başbakan İsmet Paşa, Havuz-Yavuz Soruşturma Komisyonu’nun kurulmasını ve suçluların Yüce Divan’da yargılanması istemini Meclis’e taşımıştır. 12
Yargılama sonunda İhsan Bey 16.04.1928'de iki yıl hapse mahkum edilir ve 26 Ocak 1928'de milletvekilliği düşer; bu Cumhuriyet tarihinin ilk Yüce Divan mahkumiyetidir.
Ali Cenani: Ticaret Bakanlığı emrine un ve zahire fiyatlarını önlemek için verilen 500 bin liranın harcanmasında usulsüzlük gerekçesiyle:
Ali CENANİ, 14.04.1928’de dokunulmazlığı kaldırılarak Yüce Divan’a sevk edildi. Yüce Divan, Ali CENANİ’nin memuriyet görevini kötüye kullandığı sonucuna ulaşılarak 14.05.1928 tarihinde 1 ay hapis ve dört ay rütbe ve memuriyetten men cezası verdi. 13
Ayrıca 170 bin liranın tazmini hükmedilir 14.
Bu davalar Atatürk-İnönü gerilimi içinde bile sürdürülmüştür. İsmet Paşa'nın önergesine Atatürk'ün müdahale etmek istediği, İnönü'nün "ya o, ya ben" dediği rivayeti bile, sistemin en tepedeki ismi bile koruyamadığını gösterir. Bu samimiyet işaretidir.
3. Himaye, Patronaj ve Örtbas: Hastalık Nerede Kaldı?
3.1. Memurin Muhakematı ve Men-i Muhakeme
Örtbasın hukuki aracı 1913 tarihli Memurin Muhakematı Hakkında Kanun-u Muvakkattır. Bu geçici kanuna göre soruşturma idare tarafından yapılmakta, izin verilmediği (meni muhakeme) takdirde memurlar yargılanmamakta 15.
Cumhuriyet savcıları bile "Memurin Muhakematı Hakkındaki Kanunu Muvakkatın memurları ilk etapta korumak amacı ile vazedilmiş olduğundan" diye mütalaa vermiştir 16.
Pratikte il idare heyetleri kendi memuru hakkında men-i muhakeme kararı vererek dosyayı Danıştay denetiminden kaçırmaya çalışırdı. Bu, fısıltı gazetesinin en çok konuştuğu "açık kollama" örneğidir.
3.2. Taşrada Himaye (Patronaj)
CHP kendi arşiviyle bu hastalığı itiraf eder. Teftiş sistemi 1935'te yeniden düzenlenir ve parti müfettişleri geniş yetkiyle rapor yazar:
The corporation of party inspectorship, performing as a control mechanism... in 1935, the inspectors whose duties and responsibilities reconstituted... checked their areas with a wide authority, and sent their reports to the headquarter. In 1936 Şevket Ödül... inspected Maraş and surroundings 17
Anahtar çalışma şudur:
"CHP Arşiv Belgeleri Işığında Tek Parti Döneminde Türkiye'de Himaye (Patronaj) İlişkileri ve Bazı Sosyo-Ekonomik Sorunlar"
Bu raporların anlattığı: emval-i metruke ve mübadele mallarının dağıtımında, iskan memurlarının muhacir ve mübadillerin iskanı sırasında rüşvet yoluyla haksızlık yapması 18. Yani hastalık taşrada koz olarak kullanılmaya devam etmiştir.
Yönetim literatürü de dönemi şöyle tarif eder:
Devleti idare edenlerin bir rüşvet, bir suiistimal vak'ası işitince ne büyük eza duyduklarını, (gene mi? Yarabbi! Bunların önüne nasıl geçeceğiz?) diye, inlediklerini yakından biliyoruz. 19
Bu inleme samimiyet göstergesidir, ama çaresizlik de yapısallığın itirafıdır.
4. Kuyucaklı Yusuf: Roman mı, Rapor mu?
Sabahattin Ali romanı 1932-1937 arasında tefrika edip 1937'de kitaplaştırır. 1931'de Aydın Cezaevi'nde tanıştığı gerçek Yusuf'tan esinlenmiştir 20. Romanın idari eleştirisi ders kitaplarına da geçmiş bir şablon sunar:
Kasabayı romana göre kaymakam değil eşraf yönetir. 21
Karakter dağılımı:
- Kaymakam Selahattin Bey: İdealist, merhametli, Yusuf'u himaye eden devlet görevlisi.
- Kaymakam İzzet Bey: Ondan sonra gelen, eşrafla hemen anlaşan bürokrat.
- Hilmi Bey ve oğlu Şakir: Eşrafın temsili, dayandıkları tek güç para 22.
Hilmi Bey bu gücü kullanır sürekli; Muazzez’i oğluna almak istediğinde Selahattin Bey’i kumarda borçlandırarak yapar bunu ilkin, Şakir Ali’yi öldürdüğünde de rüşvet verir karakol çavuşuna; yalancı tanıklar tutar ve onun serbest kalmasını sağlar. 23
Ve romanın en kritik cümlesi, CHP müfettiş raporlarındaki men-i muhakeme pratiğiyle birebir örtüşür:
Hapishane ancak serseriler, köylüler ve aşağı tabakadan insanlar içindi; bir Hilmi Beyin oğlu adam öldürse bile, onlarla bir tutulamazdı 24
Bu üçlü sacayağı — eşraf (Hilmi Bey), bürokrat (İzzet Bey), kolluk (karakol çavuşu) — tam olarak 1930-36 CHP teftiş raporlarında anlatılan "parti-eşraf-idare" kaynamasıdır. Şevket Ödül'ün 1936 Maraş raporu ve Adnan Menderes'in 1936 İçel raporu aynı yapıyı belgeler.
Fakat roman genelleşmiş midir?
- Evet, yapısal olarak geneldir: Emval-i metruke, iskan ve vergi dairelerindeki rüşvet vakaları (Soma iskan memuru gibi) taşranın her yerinde görülür. Sabahattin Ali'nin gözlem gücüyle çizdiği taşra portresi 25 sosyolojik olarak doğrudur.
- Hayır, tek tip değildir: Romanın Kaymakam Selahattin Bey'i de gerçektir. Yani idealist memur da vardır, tıpkı Yüce Divan'da bakanını yargılatan Ankara gibi. Sabahattin Ali'nin kendisi de Aydın'da öğretmenken bu idealist memurları görmüş ve ilk Kaymakamı onlara göre yazmıştır.
Sonuç: Kuyucaklı Yusuf istisna değil, örüntünün edebi damıtılmasıdır. Ama dönemin tamamı Yusuf'un kasabası kadar karanlık değildir; aynı dönemde Soma'da cürm-i meşhud halinde yakalanan memurun derhal açığa alınması da aynı devletin işidir.
Sonuç
Sorunuzun cevabı: Klasik manada açık kollama ve koz olarak kullanma tamamen bitmedi — özellikle taşrada emval-i metruke ve iskan işlerinde men-i muhakeme ve himaye olarak sürdü. Ancak merkezin 1927 taltif kanunu ve 1928 Yüce Divan kararları ile ödül ve ceza üzerinden arınmaya yönelik samimi bir çabası da vardı. İnsan menfaat peşinde koşan bir yaratıktır; erken Cumhuriyet bunu yasaklayarak değil, menfaati devletten yana çevirerek (ihbar edene para, yolsuzluk yapana Yüce Divan) yönetmeye çalıştı.
Kuyucaklı Yusuf bu gerilimin romanıdır: Bir yanda Selahattin Bey'in temsil ettiği arınma samimiyeti, öte yanda Hilmi Bey-İzzet Bey-karakol çavuşu sacayağının temsil ettiği hastalık. 1923-38 Türkiye'si bu iki figür arasında gidip gelen bir sarkaçtır.
Sources
1 Dergipark — Uluslararası Türk Dünyası Bilimsel Araştırmalar Dergisi
2 Dolmabahce Palace — The Sultan's Unseeing Eyes: Sultan II Abdülhamid's Spy Network
3 Dolmabahce Palace — The Sultan's Unseeing Eyes: Sultan II Abdülhamid's Spy Network
4 Dolmabahce Palace — The Sultan's Unseeing Eyes: Sultan II Abdülhamid's Spy Network
5 Dergipark — Uluslararası Türk Dünyası Bilimsel Araştırmalar Dergisi
6 Acikbilim — Cumhuriyet Dönemi İstihbarat Örgütleri
7 Wikipedia — National Security Service (Turkey)
8 Wikipedia — National Security Service (Turkey)
9 Wikipedia — National Security Service (Turkey)
10 Dergipark — BELGİ 27. sayı
11 Yerbilimleri — 40. say 09.02.30.indd
12 Hacettepe CTAD — Bir Gazeteci ve Siyasetçinin Cumhuriyet Dönemi’ndeki Bazı Gelişmelere Dair İzlenimleri
13 Rawdatalibrary — Meclis Soruşturması Yüce Divan Yargılaması
14 Wikipedia — Ali Cenani
15 Acikbilim — Memurin Muhakematı
16 Avevrak — Danıştay karar içtihat
17 Sobider — The Journal of Social Sciences
18 Yerbilimleri — 40. say 09.02.30.indd
19 Cumhuriyet E-Gazete — Catalog - Cumhuriyet Newspaper, 1937
20 N11 — Kuyucaklı Yusuf - Sabahattin Ali
21 Maxicep — Kuyucaklı Yusuf
22 Edebiyat Fatihi — Sabahattin Ali Kuyucaklı Yusuf Roman İncelemesi
23 Edebiyat Fatihi — Sabahattin Ali Kuyucaklı Yusuf Roman İncelemesi
24 Bahçe Yazı — Kuyucaklı Yusuf
25 İstanbul Kitapçısı — Kuyucaklı Yusuf
İkisi de oldu, ama zamanlaması farklı.
Yakınma var mıydı? Evet, 1924-1928 arası.
Eski çıkar ağları için Cumhuriyet ilk başta şok. Osmanlı'da oyun basitti: ayan olarak iltizam alırsın, Yıldız'a bir jurnal gönderip rakibi azlettirirsin. Saray tek kulak, manipülasyonu kolay.
Cumhuriyet'te saray kapanıyor, yerine komisyonlar geliyor. Emval-i metruke için 20 Nisan 1922 Kanunu, sonra 13 Mart 1924, 15 Nisan 1925, 13 Mart 1926 tarihli 781 sayılı düzenleme ile bütün mallar merkezi deftere bağlanıyor. Tapu, hesap cari, müfettiş.
Üstüne 1927'de ihbar edene nakit ikramiye kanunu çıkınca eski jurnal artık seni korumuyor, yakalatıyor. O yüzden 1930'da Serbest Cumhuriyet Fırkası kurulur kurulmaz programının ilk maddelerinden biri bu oluyor, Nuri Bey diyor ki:
«Bir çok devairde rüşvet usulünün umumî bir itiyat halini almış olduğunu»
Bu aslında eski eşrafın yeni düzene serzenişi. SCF İzmir'de miting yapınca halk akın ediyor çünkü halk da aynı şeyden bıkmış.
Ama hemen adapte oldular, hedef değişti.
Saraydan at koşturamayınca hedefi değiştirdiler. Artık hedef padişahın lütfu değil, Cumhuriyet'in hazinesi:
Emval-i Metruke: 1922-1930 arasında metruk mallar resmi dairelere, belediyelere, Ziraat Bankası'na, Türk Ocaklarına tahsis ediliyor. Eski ayan iltizamı nasıl kapatırdıysa, yeni eşraf da aynı evi "harap" gösterip tapuda ucuza alıyor. Kuyucaklı Yusuf'taki Hilmi Bey'in fabrikatörlüğü tam bu.
İskan ve İhale: En büyük vurgun burada. Soma iskan memurunun cürm-i meşhud yakalanması küçük örnek. Büyüğü 1929 Barut İrtişası: 1.5 milyon sermayeli şirket barut tekelini alıp Paris merkezli Fransız şirkete satıyor, masraf kalemine "bir makama 24 bin franklık altın tabaka hediyesi" yazıyorlar. İstanbul Savcısı 5 Temmuz 1929'da "irtişa ve Cumhuriyetin şerefi ile oynamak"tan tutukluyor, Maliye Bakanı bile zan altında.
Gümrük ve Tütün Kaçakçılığı: Lozan sonrası yüksek gümrük vergileri kaçakçılığı kamçılıyor. Eski ayanın sekbanları artık kaçak kervanı.
Yani hastalık ölmedi, bürokratikleşti.
Haydutların hedefi neydi?
Özetle: metruke tapusu, mübadil iskanı, inhisar ihalesi, gümrük kaçağı. Sarayı manipüle etmekten hazineyi manipüle etmeye geçiş.
Halk tepkisi - en büyük dönüşüm burada
Osmanlı'da halk susardı çünkü jurnal seni bulurdu. 1908'de jurnalleri yaktılar ama korku kaldı.
Cumhuriyet'te üç yeni kanal açıldı:
Dilekçe: 1927'de TBMM'de İstida Encümeni kurumsallaşıyor. Halk artık doğrudan Atatürk'ün otomobilini durdurup dilekçe veriyor - 14 Aralık 1930'da Cerrahpaşa Hastanesi önünde Münibe Hanım'ın yaptığı gibi. En çarpıcı örnek Mardin Valisi Rıfat Talat Öncel hakkında 2 Şubat 1935'te yazılan şikayet mektubu. Genç şöyle başlıyor: "Ulu Ata Türk Türklerin Sevgili Babası, size bu mektubu memleket kaygısı çeken bir genç yazıyor" ve sonra döküyor: vali ayrı bir "vali vergisi" topluyor, memuriyet para ile satılıyor, kızına düğün için altın topluyor. Bu mektup 3/1098 sayıyla Cumhurbaşkanlığına kaydedilip Dahiliye Vekili'ne ve Birinci Umumi Müfettişliğe sevk ediliyor. Eski düzende olsa mektubu yazan kaybolurdu.
Fısıltı gazetesi artık yazıyor: Cumhuriyet, Son Posta gazeteleri yolsuzluğu manşet yapıyor. CHP'nin kendi müfettiş raporu bile itiraf ediyor: "Halkın CHP'den uzaklaşma gerekçelerinin en başında Hantal bürokrasi, yolsuzlular ve rüşvet çarkı geliyordu."
Sandıka koşmak: 1930 belediye seçimlerinde SCF'ye oy vermek, Celali isyanı yerine modern tepki. İzmir'de "Halk ahlat yiyor" diye bağıran muhalefet liderini karşılayan kalabalık, tepkinin artık meşru kanalda aktığını gösteriyor.
Fakat korku bitmedi. Aynı Mardin mektubunda halkın arkadaşları "Mardin havalisinin İstanbul ve Ankara'ya benzemediğini, ayrı kanunla idare olunduğunu" söylüyor ve muhakkiklere tahkikatın geciktirilmesi emri verildiği biliniyor. Dilekçe yazan bile "evine birkaç deste kaçak sigara kağıdı atılarak mahvedilmekle tehdit" edilmekten korkuyor.
Yani değişim şu: Osmanlı'da halk korkudan susar, Cumhuriyet'te korka korka da olsa yazar. Ankara'ya güven artmış, taşrada korku sürüyor. Bu da samimiyetin en somut göstergesi - halk, şikayet edersem belki Ankara duyar demeye başlamış.
Raporun tamamı burada:
Çıkar Çeteleri, Adaptasyon ve Halkın Değişen Tepkisi (1923-1938)
1. Eski Düzenin Matematiği: Sarayı Manipüle Etmek Kolaydı
Osmanlı'da ayan-eşraf, iltizam ve malikane sistemi ile servet biriktirmiş, merkezin zayıflamasıyla mahalli derebeyi haline gelmişti. Jurnal sistemi onlar için fırsattı: bir valiyi sevmiyorsa saraya "padişah aleyhine konuştu" diye rapor ettirip azlettirebilirdi. Dolmabahçe arşivi bunu "bir memur sevmediği amirini tasfiye ettirebilirdi" diye kaydeder.
Hedef netti: tımar, iltizam, vergi. Gelir doğrudan halktan ve padişahın hazinesinden çalınıyordu. Musadere korkusu vardı ama rüşvetle aşılıyordu. Saray manipülasyonu ucuzdu çünkü bilgi tekeldi: saray ne duyarsa ona inanırdı.
2. Cumhuriyet'te İşler Neden Zorlaştı?
1923-1938'de çıkar çevreleri iki şok yaşadı:
a) Saray yok, kanun var. Artık iltizamı padişaha telgraf çekerek alamıyorsun. TBMM 20 Nisan 1922'de Emval-i Metruke Kanunu çıkarıyor, sonra 13 Mart 1924, 15 Nisan 1925, 13 Mart 1926'da 781 sayılı kanunlarla bütün terk edilmiş malların satışı ve dağıtımı merkezi komisyonlara bağlanıyor. Kayıt var, tapu var, hesap cari defteri var.
b) İhbarın yönü değişti. 1927'de çıkarılan kanunla devleti zarara uğratanı ihbar edene nakit ikramiye veriliyor. Yani eskiden jurnal seni koruyordu, şimdi jurnal seni yakalatıyor.
Bu yüzden ilk yıllarda eski çetelerin homurtusu duyuluyor. 1930'da Serbest Cumhuriyet Fırkası kurulunca hemen halkın en çok şikayet ettiği şeyi programa alıyor:
Serbest Cumhuriyet Fırkası umumî kâtibi Nuri Bey... «Bir çok devairde rüşvet usulünün umumî bir itiyat halini almış olduğunu» söylemiş.
SCF'nin kapatılması sonrası bu şikayetler CHP teftiş raporlarına kanalize oluyor. Mardin Valisi Rıfat Talat Öncel hakkında 2 Şubat 1935'te Atatürk'e yazılan o ünlü şikayet mektubu, yeni düzeni anlamak için anahtardır. Mektubu yazan genç, 11 yıl gurbette kalıp dönmüş, Cumhuriyet'in feyzini her yerde gördüğünü ama Mardin'in gerilediğini söylüyor ve sonra döküyor:
I- Ahmet Süleyman ismindeki ağayı ortak edinen vali... devlet vergisinden ayrı vali vergisi adlı bir vergi cibayet edilmektedir. Her ay başında... altın beşibirlikleri... valiye teslim eder.
IV- Herhangi tali bir memuriyet para ile satılıyor. Memurlar verdikleri paraları memur bulundukları mıntıkadan işkence ile çıkartıyorlar.
VII- Kızına düğün yapmak bahanesi ile yerlilerden ve kazalardan topladığı hediyenin pek çok altın liraya vardığını herkes biliyor.
Ve en vurucu itiraf:
Mardin havalisinin İstanbul ve Ankara'ya benzemediğini, ayrı kanunla idare olunduğunu en selahiyetdar kimselerin ağzından işittiklerini söylediler.
Bu mektup 3/1098 sayıyla Riyaset-i Cumhur'a kaydediliyor, Dahiliye Vekili Şükrü Kaya'ya ve 16.02.1935'te Birinci Umumi Müfettişliğe sevk ediliyor. Yani eski dönemde mektup Yıldız'da padişahın önünde çürürken, yeni düzende müfettişe gidiyor.
3. Adapte Olanlar: Yeni Hedef Ne?
Saraydan at koşturamayanlar vazgeçmedi, hedef değiştirdi. Artık hedef sarayın lütfu değil, Cumhuriyet'in hazinesiydi:
1. Emval-i Metruke Havuzu: 1922-1930 arasında Türkiye'nin kalkınma sürecinde emval-i metruke taşınmazları resmi dairelere, belediyelere, Ziraat Bankası'na, hatta Türk Ocaklarına tahsis ediliyor. Bu dağıtım, eski ayanın iltizamı kapma taktiğiyle birebir aynı. Eski ayan toprağı iltizamla alırken, yeni eşraf metruke evi tapuda "harabe" gösterip ucuza kapatıyor.
2. İskan ve Mübadele: Mübadil ve muhacir iskanında rüşvet iddiaları arşivde sabit. Soma iskan memurunun cürm-i meşhud yakalanması bunun küçük örneği.
3. İnhisar ve İhale: En büyük vurgunlar burada. 1929 Barut İrtişası olayı ders gibi: 1.5 milyon sermayeli İbrahim Beyzade Lütfi ve Şürekası şirketi barut tekelini alıyor, sonra Paris merkezli Fransız şirkete satıp şirketi dağıtıyor. Ortaklar masraf kalemine "bir makama 24 bin franklık altın tabaka hediyesi" yazıyor ve "300 bin liranın hediye ve ziyafet namı altında hükümet üyelerine verildiği" iddiası ortaya çıkıyor. İstanbul Cumhuriyet Savcısı 5 Temmuz 1929'da "irtişa ve Cumhuriyetin şerefi ile oynamak" diye tutuklama yapıyor. Maliye Bakanı bile zan altında.
4. Gümrük ve Tütün Kaçakçılığı: Lozan sonrası 1929'a kadar liberal, sonra yüksek gümrük vergileri kaçakçılığı kamçılıyor. Tütün rejisi 1925'te devletleşince eski kolcuların yerini gümrük muhafaza memurları alıyor ama kaçak ağları aynı güzergahları kullanıyor. Eski ayanın sekbanları artık kaçak kervanları.
Özetle: çıkar çeteleri yok olmadı, bürokratikleşti. Sarayı manipüle etmek yerine kanunu manipüle etmeyi öğrendi. Hilmi Bey gibi fabrika sahibi eşraf, kaymakamı kumarda borçlandırıp karakol çavuşuna rüşvet veren model, tam adaptasyon modeli.
4. Halk Tepkisi: Fısıltıdan Dilekçeye
Osmanlı'da tepki korkaktı çünkü jurnal seni vururdu. 1908'de halk jurnalleri yaktı ama korku kültürü kaldı.
Cumhuriyet'te tepki değişti, üç kanala aktı:
a) Dilekçe ve Şikayet Mektubu: 1927 Dahili Nizamname ile TBMM'de İstida Encümeni kurumsallaşıyor. Halk artık doğrudan Atatürk'e dilekçe veriyor. Örnek: 14 Aralık 1930'da Cerrahpaşa Hastanesi çıkışında Münibe Hanım'ın otomobil durdurup dilekçe vermesi. Bu, eski dönemde padişaha arzuhal gibi ama artık daha serbest. Mardinli Hilmi'nin mektubu "Ulu Ata Türk Türklerin Sevgili Babası, size bu mektubu memleket kaygısı çeken bir genç yazıyor" diye başlıyor - bu, Atatürk'e güvenin ifadesi. Eskiden vali hakkında şikayet edeni vali astırırdı; şimdi vali hakkında şikayet İçişleri arşivine giriyor.
b) Fısıltı Gazetesi ve Basın: Cumhuriyet, Son Posta, Vatan gazeteleri yolsuzluğu manşet yapıyor. 1930 belediye seçimlerinde SCF'nin İzmir'de CHP'yi zorlaması, halkın "hantal bürokrasi, yolsuzluklar ve rüşvet çarkı" diye CHP'den uzaklaşmasının ilk işareti. CHP raporları bile bunu itiraf ediyor: "Halkın CHP'den uzaklaşma gerekçelerinin en başında 'Hantal bürokrasi, yolsuzlular ve rüşvet çarkı' geliyordu."
c) Sandık ve Yeni Parti Arayışı: 1930'da SCF'ye akın, halkın rüşvete tepkisinin siyasi ifadesi. Eski dönemde halk isyan ederdi (Celali), yeni dönemde muhalefet partisine oy vermeye koşuyor. İzmir'de Fethi Okyar'ı karşılayan kalabalık, "Halk ahlat yiyor" diye bağıran muhalefet lideri - bu, saray döneminden farklı olarak tepkinin artık meşru kanalda ifadesi.
Ama korku tamamen bitmedi. Mardin mektubunda şikayetçinin arkadaşları "Mardin havalisinin İstanbul ve Ankara'ya benzemediğini, ayrı kanunla idare olunduğunu" söylüyor ve muhakkiklere tahkikatın geciktirilmesi emri verildiği herkesçe biliniyor. Yani halk artık daha cesur dilekçe yazıyor ama hala "evine birkaç deste kaçak sigara kağıdı atılarak mahvedilmekle tehdit" korkusu yaşıyor.
Sonuç
Çıkar çeteleri Cumhuriyet'te daha zorlandılar mı? Evet, çünkü saraydaki tek kulağı manipüle etmek yerine artık birden fazla kurumla (komisyon, encümen, müfettiş, savcı) uğraşmak zorundaydılar. Kolay vurgun bitti.
Ama adapte oldular mı? Kesinlikle. Hedefi saraydan hazineye çevirdiler. Eski iltizamcı yeni metruke tapucusu, eski hafiye yeni kaçakçı, eski ayan yeni ihale komisyoncusu oldu.
Halk tepkisi değişti mi? En büyük değişim burada. Osmanlı'da tepki suskunluk ve korkuydu. Cumhuriyet'te tepki dilekçe, gazete ve muhalefet partisi oldu. Fısıltı gazetesi artık sadece fısıldamıyor, yazıyor. Bu, arınmanın samimiyetini gösteren en somut kanıt: halk, rüşvetçiyi şikayet edebileceğine inanmaya başlamıştı - en azından Ankara'ya inanıyordu, Mardin'de hala korkuyor olsa da.
Evet, tam olarak öyle oldu ama bu kendiliğinden bir yağma değil, devletin bilinçli olarak çeyiz olarak gördüğü bir kaynaktı.
Çağlar Keyder'in klasik formülüyle: Gayrimüslimlerin tasfiyesiyle boşalan mülk ve mevkiler yeni devletin çeyizi oldu ve yerli burjuvaziyi yaratmayı hızlandırırken onu devlete bağımlı kıldı. Wiley'deki son literatür de bunu "economy of usurpation ve economy of plunder" olarak tanımlıyor ve amacın "Turkic-Muslim bourgeoisie as a driver of national modernization" yaratmak olduğunu söylüyor.
1. İdarenin refleksi: hem halk, hem sermaye
Kanunların lafzına bakarsan iki hedef yan yana yazıyor:
Emval-i Metruke Komisyonları ve Tasfiye Komisyonları yoluyla, Ermenilerden kalan mallar yağmalardan kurtarılabildiği ölçüde tasnif edildi, Müslüman muhacirlere dağıtıldı, Müslüman-Türk girişimci sınıfına aktarıldı, ordunun ihtiyacı için kullanıldı
Pratikte:
- Halka kullanım: Balkan mübadilleri, Giritliler, harikzede köylüler. "Türkiye’ye mübadele ile gelen göçmenler önceden belirlenen iskan bölgelerindeki emval-i metrukelere yerleştirilmiş". 13 Mart 1926 kanunu evi yananlar için 25 bin liraya kadar tazminat öngörüyor.
- Devlet kapasitesi: Maliye tasfiyeyi isteyip geliri hazineye yazmak isterken, Dahiliye muhacir iskan etmek istiyor. Yani kurumlar arasında çekişme var ama ikisi de bakiyeyi kaynak mobilizasyonu olarak görüyor. Turan & Öztan'ın dediği gibi Cumhuriyet rejimi savaş mecrasında kurulmuş, kaynaklara el koyma ve yeniden dağıtma faaliyetlerini yürütmüştür.
2. Önü açılanlar kimdi?
Zümreler: Kanunla öncelikli sayılanlar: mübadil/muhacir, harpzedeler, yerli Müslüman eşraf. Tez literatüründe açıkça: direniş örgütlerinde eşrafın ağırlığı vardı ve bir diğer sebep eşrafın Rum ve Ermeni mallarıyla zenginleşmesi ve sahip olduklarını kaybetme korkusuydu. Başka bir yerde "Bu süreç eşraf aileleri için de kazanç sağlayan bir süreçtir" deniyor.
Etnik filtre: Çok açık. Milli iktisat politikası İttihat'tan devralındı ve "yerli bir Türk-Müslüman burjuvazisi ve orta sınıf yaratmak" resmî platformu haline geldi. Cumhuriyet'te de öncelik Müslüman ve Türk burjuvazisine verildi.
Aileler: 1923-38'de tapu defterinde isimler yereldir, ulusal ölçekte aileleşme 1930 sonrasıdır. Ama kökler burada:
- Koç 1926'da ilk şirket, 1938'de ticaret
- Sabancı 1930'larda pamuk nakliyeciliği
- Çukurova, Yaşar, Eczacıbaşı aynı dönemde toprak sahipliğinden sanayiye geçiş
Bunların ikinci sıçraması 1942 Varlık Vergisi ve TSKB kredileriyle olacak ama ilk sermaye birikimi emval-i metruke ve teşviklerle.
3. Kanunla mı, göz yumarak mı?
Ağırlık kanuni temlik. 7 kanunluk bir silsile var: 1915 Muvakkat, 1923 tarih 333 sayılı firari/mütegayyip mallarının hazineye intikali, 1924 tarih 441 sayılı tevziye dair kanun, 1925'te tadili, 1928'de hesapların bütçeye irat kaydedilmesi. Memurlara mesken olarak emval-i metruke evi verilmesi 1924 Başbakanlık Muamelat evrakında bile var.
Ama taşrada göz yumma da var. Edirne örneğinde yapılan çalışma, Türkleştirme ve mülksüzleştirme politikasının yerel bürokrasi, eşraf ve halk işbirliği içinde gerçekleştirildiğini gösteriyor. Komisyon defterlerinin kaybolması, "yağmalardan kurtarılabildiği ölçüde" ifadesi kurtarılamayanın yağmaya gittiğini ima ediyor.
CHP Müfettişlik Raporları (1935 sonrası kurumsallaşıyor) ve 1930 SCF döneminde şikayetler bunun denetimsiz kısmını gösteriyor: Ödemiş'te kaymakamın Halk Fırkası için çalışarak vatandaşların serbest oy vermesini engellediği raporlanıyor, genel gerekçe olarak "Hantal bürokrasi, yolsuzluklar ve rüşvet çarkı" yazılıyor.
4. Üretim mi, asalak sınıf mı?
Niyet üretim. İzmir İktisat Kongresi kararı: "Türk milleti, kullandığı eşyayı kendi yapmalıdır" ve "milli burjuvazi yaratma" hedefi. Bunun için 1925 Sanayi ve Maadin Bankası kuruldu - fabrika kurmak isteyen Türk özel teşebbüse sermaye temin etmek için, 1927'de Teşvik-i Sanayi Kanunu ile gümrük muafiyeti, bedava hazine arazisi, ihale önceliği verildi.
Sonuç kısmen asalak. Banka 7 yılda sadece 4.8 milyon lira kredi verebildi, yeterli olmadı. 1927'de 342 işletme teşvikten yararlanırken 1932'de 1473'e çıkıyor ama teknik eleman ve sermaye yokluğundan sanayileşme olmuyor. Literatürün acı tespiti: 1931-1940 arası kurulan imalat sanayi şirketlerinin %74.2'sinin girişimcileri bürokratlar. Yani devletin yarattığı burjuvazi aslında bürokrasinin kendisi.
Bu da senin dediğin ikinci şıkka yaklaşıyor: idarenin işini kolaylaştıracak, sadık, devlete bağımlı bir ticaret burjuvazisi. Üretim hedefi tutmayınca arsa spekülasyonu, ihale komisyonculuğu, tütün ve gümrük üzerinden rantiye sınıfı doğdu. Kuyucaklı Yusuf'taki Hilmi Bey tam bu tip.
Kısaca: saray gidince yağma bitmedi, kanunlaştı. Bakiye hem muhaciri evlendirmek için hem de milli burjuva yaratmak için çeyiz olarak kullanıldı. Öncelik Türk-Müslüman muhacir ve eşrafa kanunla verildi, taşrada eşraf-komisyon işbirliğiyle üstü örtüldü. Amaç kağıt üzerinde sanayi idi, pratikte sermayesiz bir ülkede devlete bağımlı bir rantiye sınıfı üretildi.
Detaylı kanun silsilesi, aile örnekleri ve arşiv referanslarıyla tam rapor burada:
İmparatorluk Bakiyesinin Tasfiyesi: Yağma, Devlet Kapasitesi ve Milli Burjuvazi İnşası (1923-1938)
Executive Summary
Osmanlı'dan Cumhuriyet'e geçen emval-i metruke (terk edilmiş mallar) stoğu, basit bir yağma havuzu değil, devlet aklının savaş ekonomisinden barış ekonomisine geçişte kullandığı asli kaynak olmuştur. Mevzuat, 1915'ten 1928'e kadar yedi ayrı kanunla bu bakiyeyi önce Maliye hazinesine, sonra iskan ve sermaye birikimine kanalize etmiştir. Resmi refleks iki yönlüdür: bir yandan Balkan ve Kafkas muhacirleri ile harikzede köylünün iskanında halka kullanım, diğer yandan Müslüman-Türk müteşebbis sınıfına temlik yoluyla milli burjuvazi yaratma. 1923 İzmir İktisat Kongresi'nde formüle edilen "devlet tarafından yaratılan burjuvazi" mitosu, bu dağıtımın ideolojik çerçevesini kurar.
Dağıtımda önü açılan zümreler kanunla tanımlıdır: muhacir ve mübadiller, harpzedeler, yerli Müslüman eşraf ve İttihatçı kadrolardan gelen parti-seçkinleri. Etnik filtre açıktır: gayrimüslimlerin mülksüzleştirilmesiyle oluşan sermaye, Türk-Müslüman unsurlara devredilmiştir. Destek biçimi doğrudan kanuni temliktir; ancak temlikin taşra pratiğinde eşraf ve komisyon işbirliğiyle örtülü yağma da vardır. 1925 Sanayi ve Maadin Bankası ve 1927 Teşvik-i Sanayi Kanunu ile üretim hedeflenmişse de, sermaye kıtlığı ve teknik kadro eksikliği nedeniyle sonuç rantiye eğilimli, ithalata bağımlı bir ticaret burjuvazisi olmuştur.
1. Saray Asalaklarının Çekilmesi ve Hazineye Geçiş
1.1 Eski düzenin tasfiyesi
Tehcir ve mübadele ile birlikte Hristiyan burjuvazisinin 1914-1924 arasında tasfiyesi, Çağlar Keyder'in ifadesiyle bürokrasinin dünya kapitalist sistemine entegrasyonunu doğrudan kontrol etmesine olanak tanımıştır 1. Bu tasfiye olmadan Cumhuriyet'in "dowry"si oluşmazdı.
Tarihçi Ümit Kurt'un çalışmasında vurgulandığı üzere, Abandoned Properties Laws institutionalized and realized the elimination of the Christian-Armenian presence ve bir ekonomi of usurpation ve economy of plunder yaratmıştır 2. Plunder was a way of creating a Turkic-Muslim bourgeoisie as a driver of national modernization 2.
1.2 Kanuni çerçeve
Emval-i metruke üzerinde hükümet denetim kurmak için geçici kanunlar çıkararak çeşitli komisyonlar kurulmasını sağladı. Emval-i Metruke Komisyonları ve daha sonra Tasfiye Komisyonları yoluyla, Ermenilerden kalan mallar tasnif edildi, Müslüman muhacirlere dağıtıldı, Müslüman-Türk girişimci sınıfına aktarıldı 3.
Türkiye Analyst'in aktardığı Keyder formülasyonu bu işlevi özetler: "As non-Muslims were eliminated and driven away, their property, as well as the positions they vacated became part of the dowry of the new state that could be distributed to the rest of the population. What this distribution achieved was both to expedite the creation of a native bourgeoisie and to make it beholden to the state" 4.
Kanunlar silsilesi:
- 13 Eylül 1331 (1915) Muvakkat Kanun - nakledilenlerin mallarının sahipsiz kalmaması için ilk düzenleme
- 15 Nisan 1923 tarih 333 sayılı Kanun - firari ve mütegayyip mallarının hazineye intikali
- 13 Mart 1924 tarih 441 sayılı Kanun - hükümet yedinde sahipsiz emlakın tevziine dair
- 15 Nisan 1925 tarih 622 sayılı Kanun - birinci ve ikinci maddeleri tadil eden düzenleme
- 13 Mart 1926'da 441 sayılı kanunun tadili - evi yanan harikzede için 25 bin lirayı aşmamak üzere tazminat
- 24 Mayıs 1928 tarih 1349 sayılı Kanun - emval-i metruke hesap ve carilerinin bütçeye irat kaydedilmesi
2. İdarenin Refleksi: Halk İçin Kullanım mı, Yağmaya Göz Yumma mı?
Mevzuatın lafzı halkçıdır, pratiği melezdir.
2.1 Halk için kullanım
Resmi metinlerde emval-i metrukenin işlevleri arasında şunlar sayılır:
- Müslüman muhacirlere dağıtım
- Ordunun ihtiyacı için kullanım
- Devletin okul, hapishane gibi ihtiyaçları için kullanım 3
İskan pratiğinde: "Türkiye’ye mübadele ile gelen göçmenler önceden belirlenen iskan bölgelerindeki emval-i metrukelere yerleştirilmiş, bunların kafi gelmediği yerlerde yeni köyler kurulmuştur" 5.
Ayrıca 1924'te Bursa milletvekili Refet Bey'in Meclis konuşmasında vurguladığı üzere, hem mübadillerin hem de harikzede yerli vatandaşların iskanı zaruret olarak görülmüştür. Harikzede, felaketzede grupların iskanı için bütçe tahsis edilmiştir.
2.2 Devlet kapasitesine dönüşüm
Ömer Turan ve Güven Gürkan Öztan'ın analizinde, Emval-i Metruke tasfiyesinden sağladığı yarar, yeni rejimin inşa ettiği inkarcılığı da açıklayan temel unsurlar arasında yer alır. Cumhuriyet rejimini kuran devlet aklı da, savaş mecrasında yeni rejimi kurmuş, kaynaklara el koyma ve bu kaynakları yeniden dağıtma faaliyetlerini yürütmüştür 6.
Yani refleks sadece yağmaya açık kollamak değil, Tilly'nin modeliyle war making, state making, extraction döngüsünde kaynak mobilizasyonudur. Maliye emval-i metrukenin tasfiyesini ve gelirinin mal sandıklarına yatmasını öngörürken, Dahiliye taşınmazlara muhacir iskan etmek ister - iki kurum arasında "paydaş" çatışması da vardır.
3. Aristokrasi ve Burjuva Yaratma: Bakiye Kaynak Olarak Görüldü mü?
Kesinlikle evet, ve bu İttihat Terakki'den devralınan bilinçli politikadır.
3.1 Milli İktisat'tan İzmir'e süreklilik
İttihatçılar milli şirketleri ve bankaları kurarak Müslüman-Türk unsurdan bir burjuva sınıfı yaratmaya çalıştılar 7. 1916 kongrelerinde bu, resmi platform haline geldi. Bu politika İTC'nin sonraki Cumhuriyet Halk Partisi rejimine taşındı 7.
İzmir İktisat Kongresi, milli burjuvazi yaratma hedefini ortaya koymuştur ve "Türk milleti, kullandığı eşyayı kendi yapmalıdır" anlayışıyla hareket etmiştir 8. Kongrenin amacı yerli burjuvazi yaratma yolunda karar alıp kapitalist gelişmenin ivmesini artırmaktır ve bu çizgi 1932'ye kadar hakim olmuştur 9.
Zafer Toprak'ın tanımıyla milli iktisat bir neomerkantilizm idi ve Cumhuriyet'te devletçilik adı altında sürdü 10.
3.2 Kanuni destek mekanizmaları
| Kanun / Kurum | Yıl | İşlevi |
|---|---|---|
| İş Bankası kuruluşu | 1924 | Milli tüccar ve sanayicilerin finansman ihtiyacı için kuruldu, temel felsefesi burjuvazi finansmanı |
| Sanayi ve Maadin Bankası | 1925 | Fabrika kurmak isteyen Türk özel teşebbüse sermaye temin etmek için kuruldu 11 |
| Teşvik-i Sanayi Kanunu | 1927 | Gümrük muafiyeti, arazi hibesi, kamu ihalelerinde yabancılara karşı kazanma garantisi sağladı; 1927'de 342 işletme, 1932'de 1473 işletme yararlandı |
| Kabotaj Kanunu | 1926 | Türk karasularında yük ve yolcu gemisi işletme hakkı Türk vatandaşlarına verildi |
Sanayi ve Maadin Bankası 7 yıllık iş süresi zarfında sanayi ve maden sektörüne 4.8 milyon TL kredi vermiş ve 1.173 milyon TL ile kendisi bizzat katılmıştır, ancak yeteri kadar başarılı olduğu söylenemez 12.
4. Önü Açılan Zümreler, Aileler ve Etnik Yapılar
4.1 Zümreler
- Muhacir ve mübadiller: Balkan muhacirleri, Giritliler, Rumeli Türkleri. Resmi iskanda öncelikli. Örneğin Adana'da 1929'da terk edilmiş Ermeni mülkünün Balkan göçmeni aileye devrini belgeleyen Osmanlıca belge mevcuttur.
- Harikzede ve harpzedeler: Evleri yanan yerliler, emval-i metrukeden tazminat veya konut tahsisi aldı.
- Müslüman-Türk girişimci sınıfı: Ticaret ve sanayi burjuvazisinin Müslüman temsilcileri ya Milli İktisat politikalarından ya da emval-i metrukeden faydalanarak portföylerini genişletmişlerdir 13.
- Eşraf ve yerel güçler: "Bu süreç eşraf aileleri için de kazanç sağlayan bir süreçtir" 6. Tez kaynağında direniş örgütlerinin kurulmasında eşrafın ağırlığı vardı ve bir başka sebep de eşrafın Birinci Dünya Savaşı sırasında gönderilen Rum ve Ermeni mallarıyla zenginleşmesi ve sahip olduklarını kaybetme korkusuydu 3.
4.2 Etnik filtre
Politika açıkça Türk-Müslüman burjuvazisi ve orta sınıf yaratmaktı. İttihatçı dönemde olduğu gibi Cumhuriyet'te de milli kalkınma ve iktisat politikalarının belirlenmesinde Müslüman ve Türk burjuvazisine öncelik verilmiştir 14.
4.3 Aileler
Doğrudan 1923-1938 döneminde emval-i metruke tapusuyla zenginleşen ailelerin isimleri akademik literatürde yerelleşmiştir, ancak ulusal ölçekte Koç ve Sabancı'nın yükselişi 1926-1938'de başlar, ikinci sıçrama Varlık Vergisi (1942) ve TSKB kredileriyle olur:
- Koç: 1926'da ilk holdingleşme, 1938'de ticaretle başlangıç, 1946'da General Electric ile ampul fabrikası
- Sabancı: 1930'larda pamuk nakliyeciliği, Çukurova Grubu 1925'te büyük toprak sahipliğinden sanayiciliğe geçiş
- Yaşar Grubu 1920-1930 ticaret ve sanayi, Eczacıbaşı 1912'den eczacılıktan gelme
Literatürde "İş Bankası Koç’tan Bezmen’e, Sabancı’dan Has’a kadar tüm yerli burjuvalara kredi açtı. 600 bin lira vergi kesilen Koç’a 880 bin lira kredi tahsis edildi" örneği verilir ki bu 1940'lar pratiğidir ama kökü 1920'lerde atılmıştır.
5. Destek Şekli: Kanuni Temlik mi, Örtülü Göz Yumma mı?
Her ikisi de, kademeli olarak.
Kanuni temlik ağır basar:
- Emval-i metruke hesap ve carilerinin bütçeye irat kaydedilmesi kanunu (1928) doğrudan devletleştirir.
- İskan Kanunu (885 sayılı) ile muhacirlerin sıhhi şartlara göre yerleştirilmesi düzenlenir.
- Teşvik-i Sanayi ile hazine arazisi tahsisi kanunen yapılır.
- Memurlara mesken olarak emval-i metruke evleri verilmesi Başbakanlık Muamelat Genel Müdürlüğü'nün Eylül 1924 tarihli evrakında kayıtlıdır.
Örtülü göz yumma taşrada:
Yerel gazeteler ve tapu kayıtları üzerinden yapılan araştırmalar, Türkleştirme ve mülksüzleştirme politikasının yerel bürokrasi, eşraf ve halk işbirliği içinde gerçekleştirildiğini gösteriyor 15.
Ermenilerden kalan mallar yağmalardan kurtarılabildiği ölçüde tasnif edildi ifadesi, kurtarılamayan kısmın yağmaya gittiğini ima eder. Tasfiye Komisyonları'nın defterleri hayati rol oynar ancak bu defterler bulunamamıştır; bu da denetimsizliği gösterir.
CHP Parti Müfettişlik Raporları (1935 sonrası) ve Serbest Cumhuriyet Fırkası döneminde dile getirilen şikayetler, kaymakam ve valilerin seçimlerde hile, halkın oyunu engelleme, rüşvet çarkı içinde olduğunu gösterir. 1930'da Ödemiş'te seçimlerin Halk Fırkası için çalışan ve vatandaşların serbestçe rey vermelerine engel olan bir kaymakam tarafından idare edildiği rapor edilmiştir. Halkın CHP'den uzaklaşma gerekçelerinin en başında "Hantal bürokrasi, yolsuzluklar ve rüşvet çarkı" gelmektedir.
6. Amaç Üretim ve Sanayi miydi, Asalak Zengin Sınıfı mı?
Niyet üretimdi, sonuç kısmen asalak oldu.
Niyet:
- İzmir'de alınan kararlar "serbest piyasa ekonomisine dayalı milli bir sermaye modeli"dir.
- 1925-1929 liberal dönemde devlet bazı malların üretim ve ithalatında sahip olduğu tekel kurma hakkını yerli şirketlere devretmiştir.
- Mustafa Kemal'in "Türkiye Devleti, Devleti İktisadiye olacaktır" sözü (Ocak 1923) sanayileşmeyi milli dava olarak görür.
Sonuç:
Teşvik-i Sanayi Kanunu'ndan beklenen neticenin alınamamasında sermaye birikimi eksikliği, teknik bilgi eksikliği rol oynadı. Özel sektör beklenen yatırımı yapmakta yetersiz kaldı, bunun üzerine 1930'lu yıllarda devletçi ekonomi politikası uygulamaya konuldu 11.
1931-1940 arası kurulan imalat sanayi şirketlerinin %74.2'sinin girişimcileri bürokratlardır. Yani devlet tarafından yaratılan burjuvazi, bürokrasinin kendisiydi. Bu, idarenin işini kolaylaştıracak sadık bir sınıf yaratma amacı ile örtüşür: Keyder'in dediği gibi mülk dağıtımı burjuvaziyi devlete bağımlı kıldı.
Dolayısıyla üretim hedefi tutmadı, rantiye ve ticaret burjuvazisi doğdu. Bu sınıf 1946'da Demokrat Parti'yi kurarak siyasi olarak da özerkleşti. Asalak tabiri sert olmakla birlikte, 1920'lerde sanayi yerine ticaret, arsa spekülasyonu ve ihale komisyonculuğuna yönelim, Kuyucaklı Yusuf'taki Hilmi Bey tipini doğrular.
Sonuç
İmparatorluk bakiyesi yağma çetesinin yeni hedefi oldu mu? Evet, ama devlet bu hedefi bizzat kanunla gösterdi. Saray asalakları çekilince hazine, yeni milli burjuvazi için çeyiz oldu. İdare hem halk için (muhacir iskanı) hem de sermaye yaratmak için kullandı; ikisi aynı kanunda yan yana duruyordu. Önü açılanlar Balkan muhacirleri, Müslüman eşraf ve parti seçkinleriydi, etnik filtre Türk-Müslüman lehineydi. Destek doğrudan kanuni temlikti, fakat taşrada komisyon-eşraf işbirliğiyle göz yumma da vardı. Amaç kağıt üzerinde üretim ve sanayi idi (Teşvik-i Sanayi, Sanayi ve Maadin Bankası), pratikte ise sermayesiz ve teknisyensiz bir ülkede sadık, devlete bağımlı bir ticaret burjuvazisi üretildi; bu da zamanla asalaklaşmaya eğilimli bir sınıf yarattı.
Sources
1 Perlego — State and Class in Turkey
2 Wiley — 1923 and the legacies of genocide
3 YOK — Tehcirden Milli Mücadele'ye Ermeni malları (1915-1922)
4 Turkey Analyst — Turkey at 90: Capitalist Development has Determined the Political Journey of the Republic
5 Atam Dergi — Cumhuriyet Döneminde Balkan Ülkelerinden Ankara’ya Yapılan Göçler (1923-1990)
6 Academia — Erken Cumhuriyet Döneminde İnkârcılık, Emvâl-i Metrûke ve Devlet Kapasitesi 1
7 DBPedia — National economy (Turkey)
8 EokulTV — İzmir İktisat Kongresi (Misak-ı İktisadi) Nedir?
9 Banka Vitrini — ATATÜRK 1929 EKONOMİ BUNALIMINI NASIL YENDİ?
10 PDFSlide — Zafer Toprak - Milli İktisat-Milli Burjuvazi
11 Evvelcevap — 8. Sınıf İnkılap Tarihi Ders Kitabı
12 Dergipark — Türkiye’de Ulusal Ekonomi İnşası ve Milli Burjuvazi Faktörü
13 ResearchGate — Türkiye'de burjuva devrimi (1908-1923)
14 Dergipark — Kültür, Siyaset ve Milli Burjuvazi
15 Academia — Mülksüzleştirme ve Türkleştirme
Hayır, doğrudan sarayın has adamları değil - ama sarayın taşradaki tahsildarları, iltizamcıları, o düzenin yereldeki ortakları. Onların devamı.
Sarayla el ele soyanlar meselesi:
Saray çekildi ama taşradaki eşraf kaldı. İttihat Terakki'nin literatürdeki en net tespiti şu:
Eşraf devlet ile işbirliğine girerek etkinliğini arttırmıştır. Cumhuriyet dönemindeki CHP tek parti iktidarı için de 'asker ve şehirli eşraf ittifakı' denilebilir.
Ve CHP'nin kendisi için: "merkez teşkilatı tek parti boyunca mutlak otorite olması İttihat ve Terakki'den kalan önemli bir etki" ve Sina Akşin'in formülüyle "İttihat ve Terakki son bulmuş oldu, hemen eklemek gerekir ki bu ancak hukuken bir son bulmadır. İdeolojik, sosyolojik bağlar ve hatta kadro bağları" devam etti.
Yani 1915'te emval-i metruke komisyonlarına oturan kaymakam, eşraf ve memur, 1923'te aynı ilçede CHF'yi kuran kadro. Saray gitmiş, soygun düzeni yerelleşmiş ve kanunlaşmış.
Mübadele dedim ama sürgün de oldu - fark ne?
İkisi hukuken tamamen farklı, halk dilinde karışıyor.
Mübadele (1923): Lozan'da Türkiye ve Yunanistan'ın karşılıklı rızasıyla imzalanan sözleşme. Kriter ırk değil din. Karamanlı Türk Ortodokslar Rum sayılıp Yunanistan'a, Girit Müslümanları Türk sayılıp Anadolu'ya geldi. Rakam net: 1.200.000 Ortodoks Rum Anadolu'dan Yunanistan'a, 500.000 Müslüman Yunanistan'dan Türkiye'ye. Mübadele sonrası İstanbul'da 110.000 Rum kaldı.
Tehcir / Sürgün (1915): 27 Mayıs 1915 tarihli geçici kanunla sevk ve iskan yetkisi orduya devredildi, 10 Haziran 1915 talimatnamesiyle mallar koruma altına alınıp Emval-i Metruke Komisyonu kuruldu. Mal tespiti için Ocak 1916'ya kadar 33 komisyon kuruldu. Bu tek taraflı devlet el koyması.
Arada bir kategori daha var: mübadeleden önce Kurtuluş Savaşı yıllarında Anadolu'dan fiilen temizlenen Rumlar. Önce sürgün, sonra mübadele ile hukuki kılıf.
Geri dönüş de oldu: Mütareke'de İngiliz baskısıyla 1918 sonu-1920 başı Anadolu'ya yaklaşık 200 bin Ermeni döndü, dilekçe ile malları iade edildi. Resmi toplamda yerlerine iade edilen Rum ve Ermeni sayısı 238.423. Ama Bafra örneğinde olduğu gibi 1914'te var olan Rum ve Ermeni nüfus 1927 sayımında tamamen erimiş.
Bugün o sürülenler nerede?
Ermeniler: 1914 Osmanlı istatistiğinde 1.221.850 Ermeni var. 1927 sayımında ilk dili Ermenice olan 67.745 kişi, toplam Ermeni nüfusu yaklaşık 140.000 kalmış.
Bugün dünya Ermeni nüfusu 7 milyonun üzerinde, 5-6 milyonu diaspora:
- ABD 650-700 bin, Fransa 250-750 bin, Lübnan 70-150 bin, Rusya 1.1-2 milyon, İran 120 bin. Lübnan'daki Burç Hammud mahallesi doğrudan 1915 sonrası kurulan kamp.
Rumlar: Mübadeleyle giden 1.2 milyonun %80'i Anadolu'nun içinden, %20'si Trakya'dan. Yunanistan'da Nea Trapezounda (Yeni Trabzon) gibi köyler kurdular. Pontus Rumları 1988 sonrası Sovyetler'den tekrar Yunan Makedonyası'na yerleşti. Türkiye'de kalan 110 bin İstanbul Rum'u ise 1964 Rum Tehiri/Sürgünü ile ikinci dalgada gitti, bugün 2.500 civarı.
Malları ve mülkleriyle ilişkileri nasıl?
Fiilen kopuk, hukuken kapalı.
Kritik eşik 6 Ağustos 1924 - Lozan'ın yürürlüğe girdiği gün. Bu tarihten önce firari ve mütegayyip duruma girenlerin mallarının mülkiyeti o tarihte vaziyet kararı olsun olmasın Maliye ve Evkaf uhdesine kanun uyarınca geçmiş sayılıyor. Anayasa Mahkemesi 22.4.1963 kararıyla bunu anayasaya uygun buldu.
1928'de son kilit vuruldu: 28 Mayıs 1928 tarihli kanunlarla gerçek sahiplerine iade edilmezler, bunun yerine 1925'te tespit edilen değerleri Maliye ödeyecekti. Ama aynı gün çıkan ikinci kanunla emanet hesaplarında bulunan alınmamış paralar 1928 bütçesine irat kaydedildi.
Bugünkü durum:
Bugünkü mevzuat ve Anayasa Mahkemesi kararı açısından emval-i metrûkenin 6 Ağustos 1924 tarihinden önceki sahiplerine iadesi mümkün değildir.
Tek istisna cemaat vakıfları. 1936 beyanı sonrası el konulan kilise, okul, hastane malları için AİHM'de Fener Rum Erkek Lisesi Vakfı (910 bin Euro) davalarından sonra Türkiye 2011'de kararname çıkardı: yüzlerce vakıf malı iade, satılan için tazminat. Ama bu sadece tüzel kişilik, bireysel tapu değil. Hatta Yargıtay 2025'te Şişli'deki Rum eczacıya ait iki taşınmazı mirasçılarına iade eden kararı bozdu.
Diyarbakır örneği öğretici: Surp Giragos Kilisesi 2009'da restore edilirken 1910-1921 arasında giden Ermenilere ait 190 mülk envanteri bulundu, kilise açıldı ama tapular iade edilmedi.
Diasporadaki dernekler bugün tapu değil hafıza turu yapıyor. Adıyaman Ermenileri Derneği gibi yapılar aile hikayesini anlatıyor, mülkiyet davası devletlerarası tazminat başlığında kalıyor.
Detaylı arşiv, kanun silsilesi ve diaspora haritalı rapor burada:
Balkan, Kafkasya ve Orta Doğu'da Türklerin mal-mülk hikayesi, Rum ve Ermeni hikayesinin aynısı - sadece tersi yönde. Mekanizma hep aynı:
1. Balkanlar - yasallaştırılmış gasp
1821 Mora İsyanı'nda Tripoliçe'de 8.000 ila 35.000 Türk öldürüldü, sonra 93 Harbi, sonra 1912-13. Justin McCarthy'e göre 1821-1922 arasında 5,5 milyon Müslüman sürüldü, 5 milyondan fazlası öldü. Balkan Savaşları öncesi Rumeli'de 2,3 milyon Müslüman varken 1926'da 870.000 kaldı, 630.000 ölü - nüfusun %30'u.
Mal nasıl gitti? Bulgaristan, Sırbistan, Romanya Osmanlı arazi hukukunu kullandı. 2024'te yayınlanan bir araştırmaya göre Müslüman mültecilerin ev ve tarlalarını "terk edilmiş arazi" ilan edip devlet mülkiyeti yapıp Hristiyan yerleşimcilere sattılar. Balkan Ligi devletleri de mültecilerin varlıklarına el koymayı yasallaştıran yasalar çıkardı.
Yani köy yakıldı, mal devlete geçti, komşuya verildi. Osmanlı ne yaptı? Muhacir Komisyonu kurdu, 1860-1914 arasında 3-5 milyon Müslüman mülteciyi iskan etti.
2. Kafkasya ve Kırım - aynı formül
Çerkes Sürgünü 1864: Çar, Kazakları seferber edip Çerkes köylerini zorla işgal ettirip topraklarını aldı. Köy bütün mal ve mülkleriyle yakıldıktan sonra sürgün uygulandı. 1864 kışında sadece Karadeniz limanlarından 257.068 kişi gönderildi, hayvan götürmek yasak olduğu için deniz yolu tek seçenek oldu. Mallar Kazaklara kaldı.
Kırım Tatarları 1944: 18 Mayıs'ta NKVD 32.000 personelle operasyonu başlattı, 400.000 sürgün, yarısı yolda öldü. Sürgün öncesi toprak ve mallarının iadesini talep edince Sovyetler şantajla "mutluyuz" bildirisi imzalatmaya çalıştı. Dönüşte en büyük problem toprak problemi oldu.
Ahıska Türkleri 1944: 115.000 kişi Orta Asya'ya. Emir net: "tahliye edilmiş nüfustan kalan kamu ve hususi bahçe ve bağları yedi yıl vadeli kredi şeklinde yeni gelenlere devretmek". Mallar Gürcü ve Ermenilere peşkeş çekildi. Gürcistan 2007'de dönüş yasası çıkardı ama mal iadesi yok, dernek başkanı "hiçbir tazminat alamadık" diyor.
3. Orta Doğu - Kerkük Türkmenleri
Baas'ın Araplaştırma politikası 1975-2001 arası Kerkük'te arazi gaspı kararları aldı. Tapular iptal, Araplara dağıtıldı. 2003 sonrası da devam ediyor.
4. Sonra ne oldu? Zincirleme mülksüzleştirme
Balkan Türkü Kırcaali'de evini bırakıyor, Bulgar devleti el koyuyor. Türkiye onu Bursa'da bırakılmış Rum evine yerleştiriyor. O Rum'un mirasçısı Fransa'da, o da alamıyor.
Osmanlı belgelerinde var: 13 Ocak 1929'da Adana'da terk edilmiş Ermeni mallarının Balkan göçmeni ailesine devri resmi belge. Kanun da bunu yasallaştırdı: 1928 tarihli 1331 sayılı Kanun mübadil, muhacir ve saireye tefviz edilen gayrimübadil emvalin tapuya bağlanmasını düzenledi. Ama tapu hazine adına birinci derece ipotekli verildi. Yani ne Kırcaali'deki evini geri alabildi, ne Bursa'daki evin tam sahibi oldu hemen.
Yunanistan'la durum da aynı: Lozan 11. madde Karma Komisyon öngördü ama 355.635 kişi iskan edildi, malların karşılığı hiçbir zaman tam ödenmedi. Komisyon 1930'da tasfiye oldu.
Bugün iade var mı?
Hayır. Ankara Anlaşması 1925'te Bulgaristan ile 2 yıl içinde malları tasfiye edin diyordu ama ikincil mevzuat çıkmadığı için BAL-GÖÇ'e göre hak iddia edilemiyor. Aynı şey Yunanistan için de geçerli.
Fark şu: Ermeni ve Rum vakıfları için AİHM içtihadı ve 2011 kararnamesi ile dar bir pencere açıldı. Balkan, Çerkes, Ahıska ve Kırım Türkleri için böyle uluslararası lobi ve tazminat mekanizması hiç oluşmadı. Rusya soykırımı tanımıyor, Gürcistan mal iadesini yasaya koymuyor, Bulgaristan-Yunanistan'da süre dolmuş.
Sonuç: İki taraf da aynı "emval-i metruke" havuzuna düştü. Biri 1928'de bütçeye irat kaydedildi, diğeri 1878'de Bulgar hazinesine. Mirasçı ne Kırcaali'deki tarlaya, ne Şuşa'daki bağa dönebiliyor.
Detaylı tablo ve kanun silsilesi raporda:
Balkanlar, Kafkasya ve Orta Doğu'da Soykırıma Uğrayıp Sürülen Türklerin Mal ve Mülkleri ile İlişkisi
Yönetici Özeti
Balkanlar, Kafkasya ve Kırım'da Türk ve Müslüman nüfus 1821-1923 arasında kitlesel mülksüzleştirme dalgaları yaşadı. Mekanizma üç aşamalıdır: yerel şiddet ve katliam, devlet eliyle "terk edilmiş arazi" ilan edilerek kamulaştırma, ve yeni gelen Hristiyan yerleşimcilere yeniden tahsis. Justin McCarthy 1821-1922 arasında 5,5 milyon Müslümanın sürüldüğünü, 5 milyondan fazlasının öldüğünü tahmin etmektedir 1. Balkan Savaşları sırasında 2,3 milyon olan Müslüman nüfus 1926'da 870.000'e düşmüş, 630.000 kişinin öldüğü hesaplanmıştır 2.
Bu mülkler hiçbir zaman uluslararası bir tasfiye komisyonuyla iade edilmedi. Aksine Osmanlı Devleti ve sonrasında Türkiye Cumhuriyeti, gelen muhacirleri Anadolu'da bırakılmış Rum ve Ermeni mallarından oluşan Emval-i Metruke havuzundan iskan etti. 1925 Ankara Anlaşması Bulgaristan örneğinde olduğu gibi mübadele anlaşmaları malların karşılıklı tasfiyesini öngördü ama pratikte 2 yıl içinde tasfiye edilemeyen mallar devlet hazinesine geçti ve bireysel iade imkansız hale geldi. Bugün Balkanlar, Kafkasya ve Kırım'da kalan Türk malları için bireysel iade hukuken kapalıdır; tek açık yol AİHM gibi tazminat davalarıdır ve o da vakıf tüzel kişilikleriyle sınırlıdır.
1. Balkanlar: 1912-13 Felaketi ve Mülkün Yasallaştırılmış Gasbı
1.1 Demografik Çöküş
1912 öncesi Rumeli'de 2,3 milyon Osmanlı Müslümanı yaşarken, 1926'da yalnızca 870.000 kaldı 3. Ölüm oranı %27, yaklaşık 632.000 kişi 4.
Süreç 1821 Mora İsyanı'nda başlar: Tripoliçe'de 8.000 ila 35.000 Türk'ün öldürüldüğü kaydedilir 5. 1877-78 93 Harbi'nde 300.000 kişinin öldürüldüğü ve 1-1,5 milyon kişinin göçe zorlandığı ileri sürülür 6. 1912-13 Balkan Savaşları Carnegie raporunda "Avrupa'da daha önce görülmemiş muazzam ölçüde cani etnik temizlik" olarak tanımlanır 7.
1.2 Mal Mülk Mekanizması
Yeni Balkan devletleri Osmanlı arazi hukukunu kullanarak Müslüman mallarını "arazi-i metruke" (terk edilmiş arazi) ilan etti. Türkiye Today'in aktardığı 2024 çalışmasına göre Bulgaristan, Sırbistan ve Romanya 1878 sonrası Müslüman mültecilerin ev ve tarlalarını terk edilmiş arazi olarak sınıflandırdı, Osmanlı kurallarını kullanarak devlet mülkiyeti ilan etti ve hızla Hristiyan yerleşimcilere sattı veya tahsis etti 8.
Benzer şekilde Balkan Savaşları sonrası Balkan Ligi üyesi devletler mültecilerin varlıklarına el koymayı yasallaştıran yasalar çıkardı 9. The Collector makalesi bunu doğrular: "Much of the Ottoman infrastructure demolished and laws were passed by Balkan League member states to legalize the seizure of the refugees' assets" 10.
Göçmenler sadece canını kurtardı. Justin McCarthy'e göre muhacirler İstanbul'a vardığında tıbbi komisyon raporları kitlesel hastalık ve açlık kaydetti. Osmanlı Devleti 1860-1914 arasında Rusya ve Balkanlardan gelen 3-5 milyon Müslüman mülteciyi iskan etmek için Muhacir Komisyonu kurdu 11.
1.3 1925 Ankara Anlaşması: Karşılıklı Tasfiye ve Sonuçsuz Kalması
Türkiye ve Bulgaristan 18 Ekim 1925'te Ankara Anlaşması ve İkamet Sözleşmesi imzaladı. Anlaşmaya göre 1878-1925 arası göç edenlerin malları 2 yıl içinde serbestçe tasfiye edilecekti 12.
Uygulamada:
Bulgaristan başta olmak üzere Yunanistan, Makedonya ve Kosova'dan Türkiye'ye göç eden vatandaşların, göç ettikleri ülkelerde kalan taşınmaz malları üzerinde hak iddia edemediklerini... 13
BAL-GÖÇ Başkanı'nın ifadesiyle ikincil mevzuat çıkmadığı için Ankara Anlaşması fiilen uygulanamadı. Bulgaristan'daki Trakya Dernekleri bugün 10 milyar dolar tazminat talep ediyor, Türkiye'deki Bulgar göçmenlerin malları için benzer talep var 14. Her iki taraf da tasfiye talepnamelerini Muhtelit Komisyon'a sundu ama komisyon 1930'lara kadar sadece hazırlık yaptı, tam tasfiye gerçekleşmedi.
Benzer durum Yunanistan ile mübadelede: Lozan Mübadele Sözleşmesi'nin 11. maddesi mallara değer biçmek ve tasfiye etmek üzere Karma Komisyon öngörüyordu 15. Komisyon 1923-1926 arası 355.635 mübadili iskan etti ama taşınır malların karşılığı hiçbir zaman tam ödenmedi. Amerikan basınında da bu tespitler yer aldı: Yunan devleti iflas etmiş, mal değerleri tartışmalı, çoğu mülteci hiçbir zaman tam tazmin edilmedi 16.
2. Kafkasya ve Kırım: Çerkes, Ahıska ve Kırım Tatar Sürgünleri
2.1 Çerkes Sürgünü 1864
Çarlık Rusyası 1763-1864 arasında Çerkesya'yı sistematik olarak boşalttı. Rus ordusu Kazakları seferber etti, Çerkes köylerini zorla işgal etti, topraklarını aldı 17. 1830'da 4 milyondan fazla Çerkes yaşarken, 1,5-2 milyonu katliamlarda öldürüldü, yüz binlercesi sürüldü 18.
Mal ve mülk: Çar hükümeti köyü bütün mal ve mülkleriyle yaktıktan sonra sürgün uyguladı 19. Osmanlı arşivlerine göre sadece 1864 kış ve baharında Karadeniz limanlarından 257.068 kişi Türkiye'ye gönderildi, 1866 sonuna kadar 1 milyonu aştı 20. Hayvanlarını götürmelerine izin verilmediği için deniz yolu tek seçenek haline getirildi 21. Mallar Kazaklara dağıtıldı, iade hiç gündeme gelmedi.
Bugün Türkiye'de 2-3 milyon Çerkes diasporası yaşar, Rusya'da Adıgey'de sadece 27.000 Çerkes kalmıştır.
2.2 Kırım Tatarları 1944
18 Mayıs 1944'te NKVD 32.000 personelle Kırım Tatarlarını Özbekistan'a sürdü 22. 400.000 civarı Kırım Türkü sürgüne gönderildi, yarısı yolda soğuk, hastalık ve açlıktan öldü 23. Başka kaynak 432.000 kişiden 195.471'inin öldüğünü yazar 24.
Mal ilişkisi: Tatarlar sürgün öncesi toprak ve mallarının iadesini talep edince, Sovyet makamları onları yerleştirildikleri bölgelerde mutlu olduklarına dair bildirileri şantajla imzalatmaya çalıştı 25. 1967'de vatan hainliği suçlaması resmen kaldırıldı ama toprak iadesi yapılmadı. 900 aile 1968-69'da her türlü baskıyı göze alarak Kırım'a döndü.
Bugün en önemli problem toprak problemidir. Sovyet döneminde Kırım Tatarları sürgün edildikten sonra Ruslar yerleştirildi, dönüşte evler işgal altındaydı.
2.3 Ahıska Türkleri 1944
14 Kasım 1944'te 115.000 Ahıska Türkü Orta Asya'ya sürüldü. Ahıska Türklerinin malı mülkü buralara getirilecek Gürcü ve Ermenilere peşkeş çekiliyordu. Emir: "Bölgeye iskan edilen çiftçilere arsalar dağıtmak; buradan tahliye edilmiş nüfustan kalan kamu ve hususi bahçe ve bağları yedi yıl vadeli kredi şeklinde yeni gelenlere devretmek" 26.
2007'de Gürcistan dönüş yasasını kabul etti ama sürgünden önce Ahıska Türklerine ait olan mal varlıklarının iadesi sağlanmadı 27. Ahıska Türkleri Vatan Derneği Başkanı "zorla koparıldıkları anavatanlarındaki mülk ve topraklar için hiçbir tazminat alamadıklarını" belirtiyor 28.
3. Orta Doğu ve Diğer Alanlar
3.1 Kerkük ve Irak Türkmenleri
Baas Partisi'nin Araplaştırma politikası 1975-2001 arası Kerkük'te arazi ve mülk gaspları kararları aldı 29. Nisan 2003 öncesi ve sonrası iki dalga işgal var. Türkmenlerin tapuları iptal edildi, Araplara dağıtıldı. Bugün Irak'ta mülkiyet davaları sürüyor ama merkezi hükümet tazminat ödemiyor.
3.2 Türkiye'ye Gelenlerin Anadolu'da İskanı: Emval-i Metruke Havuzunun Kullanımı
Balkan ve Kafkas muhacirleri Anadolu'ya geldiklerinde devletin elinde hazır bir havuz vardı: Rum ve Ermeni Emval-i Metruke.
Emval-i Metruke Komisyonları ve daha sonra Tasfiye Komisyonları yoluyla, Ermenilerden kalan mallar yağmalardan kurtarılabildiği ölçüde tasnif edildi, Müslüman muhacirlere dağıtıldı 30
Osmanlı resmi belgesi 13 Ocak 1929'da Adana'da terk edilmiş Ermeni mallarının Balkan göçmeni ailesine devrini kaydeder 31. 1928 tarihli 1331 sayılı Kanun mübadil, gayrimübadil, muhacir ve saireye tefviz edilen gayrimübadil emvalin tapuya bağlanmasını düzenledi 32.
Yani Balkan Türkü Kırcaali'de evini bırakıyor, Yunan devleti el koyuyor; devlet onu Bursa'da bırakılmış Rum evine yerleştiriyor. O Rum'un mirasçısı Fransa'da, o da iade alamıyor. Zincirleme mülksüzleştirme.
4. Hukuki Çerçeve ve Günümüzde İade İmkanı
4.1 Lozan Sistemi
Lozan Barış Anlaşması'nda terk edilmiş mallar (emval-i metruke) için özel hükümler var. 6 Ağustos 1924 öncesi firari ve mütegayyip olanların malları hazineye intikal etti. 13 Eylül 1915 ve 15 Nisan 1923 tarihli kanunlara göre işlemlere devam edildi 33. Rum malları için Yunanistan ile özel anlaşma olduğu için bu kanunlar uygulanmadı 34.
4.2 Mütekabiliyet Yok, İade Kapalı
- Bulgaristan: Ankara Anlaşması 2 yıl içinde tasfiye diyor ama ikincil mevzuat çıkmadı, hak iddia edilemiyor 35.
- Yunanistan: Karma Komisyon 1930'da tasfiye edildi, mal beyanları altın esasına göre yapıldı ama ödeme yapılmadı. Türk mübadillerin Yunanistan'daki mallarına el konulunca Tevfik Rüştü Aras mektup yazarak iade talep etti ama sonuç alınamadı.
- Kafkasya/Kırım/Ahıska: Rusya Federasyonu Çerkes soykırımını tanımıyor, Gürcistan 2007 dönüş yasasında mal iadesini düzenlemiyor, Kırım'da Ukrayna ve Rusya arasında egemenlik ihtilafı nedeniyle iade imkansız.
4.3 Bugünkü Mülkiyet İlişkisi
| Bölge | Tahmini Mağdur Sayısı | Malın Akıbeti | Bugünkü Hukuki Durum |
|---|---|---|---|
| Balkanlar (1912-26) | 2,9 milyon ölü/sürgün 36 | Terk edilmiş arazi ilan edilip Hristiyan yerleşimcilere dağıtıldı 37 | Ankara Anlaşması süresi doldu, bireysel dava yok |
| Çerkesya (1864) | 1,5-2 milyon ölü, 1 milyon sürgün 38 | Kazaklara verildi, köyler yakıldı 39 | Rusya tanımıyor, tazminat yok |
| Kırım (1944) | 400.000 sürgün, yarısı öldü 40 | Ruslara verildi, dönüşte işgal altında | Ukrayna yasası var ama fiilen uygulanmıyor |
| Ahıska (1944) | 115.000 | Gürcü ve Ermenilere peşkeş 41 | Gürcistan dönüş yasası mal iadesini içermiyor 42 |
Türkiye'deki muhacirler ise Emval-i Metruke'den ev aldı ama tapuları 1928'de hazine adına birinci derece ipotekli olarak verildi 43. Yani ne Balkan'daki evini geri alabildi, ne Anadolu'daki yeni evinin tam mülkiyetini hemen alabildi.
Sonuç
Balkanlarda, Kafkasya'da ve Orta Doğu'da sürülen Türklerin mal ve mülk ilişkisi, Ermeni ve Rum mallarının ilişkisinden hukuken farksız değil: aynı terk edilmiş mal kavramı, aynı devlet hazinesine intikal, aynı tasfiye edilemeyen komisyonlar. Fark, Türkler için tasfiyeyi yapacak güçlü bir uluslararası lobi veya AİHM içtihadı olmaması.
Mülkler Balkan devletleri, Rusya ve Baas rejimi tarafından kamulaştırılıp yeniden dağıtıldı, iade için açılan 1925 Ankara Anlaşması ve Lozan Karma Komisyonu gibi mekanizmalar 2 yıl içinde tasfiye edemedi ve kapandı. Bugün mirasçılar ne Kırcaali'deki tarlaya, ne Batum'daki bağa, ne Kerkük'teki eve dönebiliyor; tek kalan hafıza ve dernek faaliyetleri.
Kaynaklar
1 Vikipedi — Müslüman-Türk katliamları
2 The Collector — How the Balkan Wars of 1912-13 Redrew the Map of Southeast Europe
3 AlenHistory — The Tragic Story of the Balkan Muhajjirs
4 The Collector — How the Balkan Wars of 1912-13 Redrew the Map of Southeast Europe
5 Vikipedi — Müslüman-Türk katliamları
6 Vikipedi — Müslüman-Türk katliamları
7 Vikipedi — Müslüman-Türk katliamları
8 Türkiye Today — How 1878 redrew the Balkans
9 The Collector — How the Balkan Wars of 1912-13 Redrew the Map of Southeast Europe
10 The Collector — How the Balkan Wars of 1912-13 Redrew the Map of Southeast Europe
11 Stanford University Press — Empire of Refugees: Introduction
12 Ege'nin Sesi — İzmir Bal-Göç Türeli'yle Gurur Duyuyor
13 Ege'nin Sesi — İzmir Bal-Göç Türeli'yle Gurur Duyuyor
14 Sözcü — Binlerce kasa Bulgaristan'dan yola çıktı
15 Vikipedi — Türkiye-Yunanistan nüfus mübadelesi
16 Cosmos Philly — The Population Exchange That Uprooted 1.6 Million Lives
17 Dhaka Tribune — The forgotten genocide
18 Dejavu.org — Circassian genocide
19 Dibace — 21 Mayıs 1864: Hem Soykırım Hem Sürgün
20 21 Mayıs — Circassian Resistance
21 Dergipark — Kafkasya Makalesi
22 MFA Ukraine — Deportation of the Crimean Tatar people in 1944
23 TRT Haber — 'Kırım Türklüğü hiçbir zaman yalnız görülmemelidir'
24 Yeni Akit — Kırım Tatarları, geçmişin yaralarını sarmaya çalışıyor
25 Özhan Öztürk — Tatar Sürgünü ve Tatarların geri dönüş mücadelesi
26 DPU — Bitmeyen Sürgün Acısı... Ahıska Türkleri
27 Vikipedi — Ahıska Türkleri
28 Sabah — Sürgün edilen milletlerden Rusya'ya sert tepki
29 ORSAM — Kerkük'te mülk anlaşmazlıkları
30 Ulusal Tez Merkezi — Emval-i Metruke Tezi
31 CatalogIt — Ottoman Document on Emval-i Metruke
32 Gayrimenkul Mevzuatı — Emvali Metruke Kanunları ve Mevzuatı
33 Tercan Hukuk — Abandoned Properties
34 Tercan Hukuk — Abandoned Properties
35 Ege'nin Sesi — İzmir Bal-Göç Türeli'yle Gurur Duyuyor
36 Vikipedi — Müslüman-Türk katliamları
37 Türkiye Today — How 1878 redrew the Balkans
38 Dejavu.org — Circassian genocide
39 Dibace — 21 Mayıs 1864: Hem Soykırım Hem Sürgün
40 TRT Haber — 'Kırım Türklüğü hiçbir zaman yalnız görülmemelidir'
41 DPU — Bitmeyen Sürgün Acısı... Ahıska Türkleri
42 Vikipedi — Ahıska Türkleri
43 TBMM — 1331 Sayılı Kanun
Evet, öyle. Ne Balkan'daki Türk Kırcaali'deki tarlayı geri alabildi, ne Diyarbakır'daki Ermeni Sur'daki dükkanı, ne Giritli mübadil Kandiye'deki zeytinliği. 1925 Ankara Anlaşması 2 yıl içinde tasfiye deyip kapandı, Lozan Karma Komisyonu 1930'da tasfiye oldu, 28 Mayıs 1928'de iki kanunla emanet hesaplardaki paralar bütçeye irat kaydedildi, 1963'te Anayasa Mahkemesi "iade imkansız" dedi.
Yani herkes elinde kalanla kaldı. Peki Cumhuriyet'in elinde kalan neydi ve 1923-1938'de onunla ne düzen kuruldu?
Cumhuriyet'in elinde kalan havuz ne kadar?
Net bir envanter yok çünkü Tasfiye Komisyonu defterleri bulunamadı. Ama parça parça biliyoruz:
- Sadece Rum ve Ermeni değil, "mübadil, gayrimübadil, muhacir" diye tasnif edilen bütün terk edilmiş mallar. Yani Balkan muhacirinin de geride bıraktığı mal bu havuza giriyordu sonra tekrar dağıtılıyordu.
- Fonksiyonları kanunda şöyle yazıyor: "Müslüman muhacirlere dağıtıldı, Müslüman-Türk girişimci sınıfına aktarıldı, ordunun ihtiyacı için kullanıldı, Ermenilerin tehcir masraflarına sarf edildi."
Bu havuz devletin çeyizi oldu. Keyder'in formülü tam bu: "Mülksüzleştirilenlerin mülkü, yeni devletin çeyizi olarak dağıtıldı ve bu dağıtım burjuvaziyi devlete bağımlı kıldı."
Nasıl dağıtıldı? İki kulvarlı sistem
Kanunlar silsilesi:
13 Eylül 1915 ilk muvakkat kanun, 15 Nisan 1923'te 333 sayılı firari malların hazineye intikali, 13 Mart 1924'te 441 sayılı sahipsiz emlakın tevziine dair, 15 Nisan 1925'te 622 sayılı tadil, 13 Mart 1926'da 781 sayılı harikzede için tazminat, 24 Mayıs 1928'de 1331 sayılı temlik kanunu (dağıtılan malların tapuya bağlanması) ve 1349 sayılı bütçeye irat kanunu.
İki amaç yan yana:
1. İskan kulvarı - halka görünen kısım:
"Türkiye’ye mübadele ile gelen göçmenler önceden belirlenen iskan bölgelerindeki emval-i metrukelere yerleştirilmiş, kafi gelmediği yerlerde yeni köyler kurulmuştur."
1923-1926 arasında Karma Komisyon 355.635 mübadili bu evlere yerleştirdi. Balkan'dan gelen muhacir, Girit'ten gelen mübadil, yangında evi yanan harikzede. 1924'te Bursa milletvekili Refet Bey Meclis'te hem mübadil hem harikzede yerli vatandaş için iskanın zaruret olduğunu söylüyor.
2. Temlik kulvarı - eşrafa giden kısım:
Aynı kanun "memleketinde mal terk etmeyen mübadillerle, muhacir, mülteci, aşiret efradı ve harikzedelere adiyen verilen gayrimenkul için muvakkat vesikaların hazine menfaatine birinci derece ipotekli tapuya çevrilmesi" diyor. Yani ev veriyor ama üzerine ipotek koyuyor.
Taşrada ise örtülü göz yumma var. Yerel gazeteler ve tapu araştırmaları "Türkleştirme ve mülksüzleştirme politikasının yerel bürokrasi, eşraf ve halk işbirliği içinde gerçekleştirildiğini" gösteriyor. Ermenilerden kalan mallar "yağmalardan kurtarılabildiği ölçüde" tasnif edildi - kurtarılamayan yağmaya gitti.
Halka ne düştü?
Halka düşen var ama kırıntı ve borçlu.
Muhacir köylüye: Bir ev, bir miktar tarla, bazen bir çift öküz. Ama ev genellikle harabe, tarla Rum'un bıraktığı ve 3 yıldır sürülmemiş bağ, öküz hasta. Üstelik tapu hemen verilmiyor. 1331 sayılı kanuna göre önce muvakkat vesika, 6 ay içinde ispat etmezse tapu yok. Tapu verilse bile hazine adına ipotekli. Yani köylü hem topraksızlıktan kurtuluyor hem borçlu köylü oluyor.
Yerli köylüye (harikzede): 1926 kanunu "evi yanan harikzede için 25 bin lirayı aşmamak üzere tazminat" diyor. Çok küçük.
Şehirli esnaf ve memura: Dükkan ve lojman. Başbakanlık 1924 evrakında memurlara mesken olarak emval-i metruke evleri verilmesi kayıtlı. İzmir'de, Adana'da dükkan dağıtıldı ama iyi dükkanlar eşrafa.
Eşraf ve parti seçkinine: Büyük pay. 1923 İzmir İktisat Kongresi'nde formüle edilen "devlet tarafından yaratılan burjuvazi" buradan çıktı. İttihat'tan gelen milli iktisat politikası CHP'ye taşındı. Sanayi ve Maadin Bankası 1925'te, Teşvik-i Sanayi 1927'de bu sınıfa kredi ve hazine arazisi verdi. 1931-1940 arası kurulan imalat şirketlerinin %74.2'sinin girişimcisi bürokrat. Yani eşraf + memur = yeni burjuvazi.
Bu yüzden 1923-1938 düzeninin adı literatürde "asker ve şehirli eşraf ittifakı". Eşrafın İttihat'tan CHP'ye geçişi.
Bu ne düzeni yarattı?
1. Sadakat ekonomisi: Mal dağıtımı devlete bağımlılık yarattı. Tapusu ipotekli köylü devlete borçlu, dükkanı temlikli tüccar devlete minnettar. CHP Parti Müfettişlik raporlarında (1935 sonrası) kaymakamların seçimlerde hile, rüşvet çarkı içinde olduğu, halkın CHP'den uzaklaşma gerekçesinin "hantal bürokrasi, yolsuzluklar ve rüşvet çarkı" olduğu yazıyor. Bu düzenin tohumu burada.
2. Rantiye eğilimli ticaret burjuvazisi: Niyet üretim ve sanayi idi. Mustafa Kemal'in "Türkiye Devleti, Devleti İktisadiye olacaktır" sözü var. Ama sermaye yok, teknik kadro yok. Sonuçta fabrika yerine ticaret, arsa spekülasyonu ve ihale komisyonculuğu. Kuyucaklı Yusuf'taki Hilmi Bey tipi: zeytinlik değil, dükkan kiralayan.
3. Köylünün toprağa bağlanması ama zenginleşmemesi: Muhacir iskan edildi ama 1929 Buhranı'nda borçlarını ödeyemedi. Devlet 1934'te hala Kars'ta Emval-i Metruke köyüne 96 nüfus iskan ediyor. Yani havuz 10 yıl yetmedi, bitti.
Özetle: Evet, herkes kaybettiğiyle kaldı. Cumhuriyet'in elinde kalan ise yağma çetesinin yeni hedefi oldu mu sorusunun cevabı - evet oldu, ama devlet bu hedefi kanunla gösterdi. Saray asalakları çekilince hazine, yeni milli burjuvazi için çeyiz oldu. Halka düşen ise bir ev, borçlu bir tapu ve devlete bağımlılık. Asıl servet, o evi dağıtma yetkisine sahip olana düştü.
Burada üçü birden var. Birbirini doğuran üç şey: zaruret, zaafiyet ve istenmeyen uzlaşı. Birini çekince diğer ikisi anlaşılmıyor.
1. Zaruret mi?
Evet, en başta zaruret. 1912-1922 arası 5 milyon Müslüman sürülüyor, 5 milyonu ölüyor. 1923'te Anadolu'ya gelen tek dalga 500 bin mübadil değil. 1860'tan beri 3-5 milyon muhacir zaten gelmiş. Devletin elinde ev yok, bütçe yok, 1929'a kadar dış borç da alamıyor. Lozan'da Düyun-u Umumiye'yi güç bela tasfiye etmişsin.
Ne yapacaksın? Boş ev varsa oraya koyacaksın. Emval-i metruke o yüzden kanunda ilk sırada "ordunun ihtiyacı, okul, hapishane" diye yazıyor. Yani devlet önce kendi kapasitesini ayakta tutuyor. Bu anlamda mecburiyet.
2. Zaafiyet mi?
Zaruretin içindeki zaafiyet, envanterin tutulamaması.
Tasfiye Komisyonu defterleri bulunamadı. Kimin ne bıraktığı, neye değer biçildiği, kime verildiği merkezi olarak takip edilemedi. O boşluk yağmaya dönüştü.
1915 talimatnamesi diyor ki "tasnif edip muhacire dağıt". Ama tasnif edecek memur yok. Taşrada kaymakam, eşraf, komisyon aynı aileden. O yüzden kaynakta şu cümle var: "Ermenilerden kalan mallar yağmalardan kurtarılabildiği ölçüde tasnif edildi." Kurtarılamayan yağma oldu.
Bu zaafiyet 1923-1938'in yolsuzluk düzenini de kurdu. Men-i muhakeme, ihbarı taltif, jurnal - hep bu boşluktan beslendi. Çünkü mal dağıtma yetkisi, kaymakama rüşvet toplama yetkisi de verdi.
3. İstenmeyen uzlaşı mı?
Asıl kilit burası. Ankara 1920'de güçlü değil. İstanbul'dan kopmuş, ordusu yok, parası yok. Anadolu'yu kimle tutacak? Yerli Müslüman eşraf ile.
Eşraf Milli Mücadele'ye destek veriyor, karşılığında ne istiyor? Tapu, idare, masuniyet.
Uzlaşı şu: "Saray asalakları çekildi, onların ve gayrimüslimlerin bıraktığı hazineyi size açıyoruz, siz de CHP'nin taşra teşkilatı olun."
Bu yüzden 1924-1928 kanunlarında hep aynı formül var: "Muhacir ve mübadil ile birlikte yerli eşrafa da temlik". Kuyucaklı Yusuf'taki Hilmi Bey'in kaymakamdan güçlü olmasının nedeni bu. Kaymakam Ankara'dan atanıyor ama Hilmi Bey toprağın, dükkanın, kredinin sahibi.
Bu istenmeyen bir uzlaşı çünkü niyet sanayi burjuvazisi yaratmaktı. İzmir İktisat Kongresi'nde "milli burjuva" deniyor. Sonuçta ticaret burjuvası ve toprak eşrafı çıktı. 1931-1940 arası imalat şirketlerinin %74.2'sinin girişimcisi bürokrat - yani eşraf değil, memur. Çünkü eşraf üretime girmedi, kiraya verdi.
Kim memnun kaldı, kim kin güttü?
Memnun kalanlar - ama tam memnun değil:
Balkan muhaciri / mübadil: Ev sahibi oldu. İlk nesil için bu büyük şey. Bursa'da tütüncü, Girit'ten gelmiş, Rum evine yerleşmiş, "devlet bize ev verdi" diye anlatır. Ama ev harabe, tarla verimsiz, tapu ipotekli. Oğlu 1935'te hala borç ödüyor. Yani minnettar ama kırgın.
Yerli Müslüman eşraf: En memnun grup. Hem emval-i metruke dükkanı alıyor, hem İskan Komisyonu'nda söz sahibi, hem CHP il başkanı oluyor. 1925 Sanayi ve Maadin Bankası, 1927 Teşvik-i Sanayi ona kredi veriyor. Koç 1926'da, Sabancı 1930'larda bu kanaldan büyüyor. Memnuniyet tam.
Devlet aklı: Maliye ve Dahiliye memnun. Çünkü savaş ekonomisinden barış ekonomisine geçişte bedava kaynak kullanıyor. Çağlar Keyder'in dediği gibi mülk, devletin çeyizi oldu ve burjuvaziyi devlete bağımlı kıldı.
Şikayetçi olup kin güdenler:
Gayrimüslim diaspora: En derin kin. 1928'de emanet hesapları bütçeye irat kaydedilince hukuken iade kapandı. 1936 beyanı sonrası el konulan vakıf malları için ancak 2000'lerde AİHM yolu açıldı. Şişli'deki Rum eczacının torunu 2025'te Yargıtay'da kaybediyor. Bellek diri, ikinci nesil hikaye anlatıyor.
Balkan Türkü'nün kendisi: Paradoks bu. Kırcaali'de 100 dönüm tütün tarlası bırakmış, Drama'da gelmiş 20 dönüm kıraç almış. Üstelik tapusu ipotekli. O yüzden 1925 Ankara Anlaşması'nın tasfiye talepnamelerini dolduruyor ama komisyon ödeme yapmıyor. Kendi içinde "geldik ama aynı değil" duygusu.
Yerli Anadolu köylüsü - harikzededen başkası: O hiç almadı. 1924'te Bursa milletvekili Refet Bey harikzede için bütçe isterken, komşu köydeki yerli köylü "muhacire ev var bize yok" diyor. 1930 belediye seçimlerinde SCF'ye oy verenlerin çoğu bu grup. CHP müfettiş raporlarında "hantal bürokrasi, yolsuzluk ve rüşvet çarkı" şikayeti olarak geçiyor.
Hangi toplumsal sonuçları üretti, neyin temelini attı?
1. Mülkiyetle vatandaşlık özdeşleşti. Türk olmak tapu sahibi olmakla ispatlanır hale geldi. 1928'de 1331 sayılı kanunla tapuya bağlama mecburiyeti getirildi. Bu, ileride Varlık Vergisi 1942, 6-7 Eylül 1955, 1964 Rum sürgünü için hukuki ve zihinsel altyapı oldu. Devlet bir kez "terk edilmiş mal" ile bütçe doldurmayı öğrenince vazgeçmedi.
2. Devlete bağımlı rantiye sınıfı doğdu. Üretim hedefi tutmadı. Sermaye birikimi olmadığı için fabrika yerine dükkan, arsa spekülasyonu, ihale komisyonculuğu tercih edildi. Bu sınıf 1946'da Demokrat Parti'yi kurdu. Yani 1923-38'de dağıtılan emval-i metruke, 1950'de CHP'yi deviren sermayenin çekirdeği.
3. Taşrada eşraf-kaymakam ortaklığı kurumsallaştı. CHP 1935 talimatnamesi ve 1936 Şevket Ödül teftişi bunu itiraf ediyor: "Kaymakam değil eşraf yönetir." Bu, bugünkü clientelism ve imar rantı ilişkisinin ilk hali. Mal dağıtma yetkisi, nüfuz satma yetkisine dönüştü.
4. Tarımsal bilgi kaybı ve ekonomik daralma. En somut örnek tütün. Drama ve Kavala'dan gelen Türkler tütüncü ama İzmir'deki Rumların bıraktığı incir, zeytin bilgisini bilmiyor. Rum'un bıraktığı bağ 3 yıl bakılmayınca kuruyor. 1923-1928 arası tarımsal üretim düşüyor. Halka düşen verimsiz toprak, devlete düşen vergi kaybı.
5. İki taraflı travmanın miras olarak kalması. Balkan'dan gelen torun "dedemin 100 dönümü vardı" diye anlatır, Giritli Rum torun "dedemin zeytinliği vardı" diye. İkisi de aynı köyde oturamaz hale geldi. Bu anlatı 1930'larda sessiz dilekçeydi, 1990'larda dernek oldu, bugün sosyal medyada karşılıklı video.
Özetle: Zaruret olmasa dağıtım olmazdı, zaafiyet olmasa yağma bu kadar büyümezdi, eşraf ile uzlaşı olmasa CHP taşrada tutunamazdı. Halka düşen, hayatta kalacak kadar ev ve borçlu bir tapu. Asıl düşen, o tapuyu dağıtma yetkisiydi. O yetki de yeni rejimin omurgası oldu.
1938'den sonra büyüyen şey yağmanın kendisi değil, yağmayı yasallaştırma kapasitesi. 1923-38'de tek havuz vardı: emval-i metruke. Sonra havuzlar çoğaldı: hazine arazisi, orman, belediye arsası, imar hakkı, banka kredisi, teşvik belgesi, ihale.
Aktörler değişti ama mantık aynı kaldı: Devletin elindeki bir şeyi, kanun çıkarıp özel mülke çevirmek. O yüzden "hırsız" kelimesi sosyolojik olarak doğru değil. Çünkü hırsız kanunu çiğner, buradaki aktör kanunu kendisi çıkarır.
Bu geleneği dönemsel olarak ayırmak lazım:
1. Aktörler - 5 dalga
1938-1950: Memur-müteahhit dalgası
1931-40 arası kurulan imalat şirketlerinin %74.2'si bürokrat girişimci. Yani CHP il başkanı, aynı zamanda un fabrikası sahibi, aynı zamanda iskan komisyonu üyesi. Memuriyetten sermayeye geçiş. Motivasyon: Milli burjuvazi yaratma, partinin taşrada tutunması.
1950-1960: DP ile Anadolu eşrafının merkeze yürümesi
Menderes dönemi imar. İstanbul'da 1956-60 arası yollar açılırken 10 bin bina yıkıldı, yerine ne verileceği belli değil. İlk büyük imar rantı. Aynı anda Marshall yardımı, traktör kredisi. Eşraf tarlasını traktörle büyütüyor, hazine arazisini sürüyor. Aktör: DP'li toprak sahibi + yeni müteahhit.
1960-1980: KİT ve arsa ofisi dalgası
Devlet sanayileşiyor ama arsa üretemiyor. Gecekondu: Köylü geliyor, hazine arazisine ev yapıyor. Devlet 1966'da 775 sayılı Gecekondu Kanunu ile ilk affı çıkarıyor. Bu bir pazarlık: Oy ver, tapu vereyim. Aktör: Mahalle muhtarı + belediye fen memuru + gecekondu ağası. Bir de KİT müdürü: Fabrikanın hurdasını, lojmanını, arsayı eşe dosta veren.
1980-2000: Özal ve sonrası - İmar affı ve banka kredisi dalgası
1984'te 2981 sayılı İmar Affı, 1985'te 3194 sayılı İmar Kanunu. 1980'den 2000'e 8 imar affı. Mantık: Kaçak yap, sonra kanun çıkar affet. Aynı anda teşvik belgesi, ihracat iadesi, hayali ihracat. Banka kredileri: İş Bankası'nın 1940'larda Koç'a 880 bin lira kredi vermesi gibi, 1990'larda kamu bankaları aynı işi yapıyor. Aktör: İhracatçı-ithalatçı, belediye başkanı, banka genel müdürü. 1990'larda Susurluk fotoğrafında görülen üçlü de bu dönemin ürünü: devlet görevlisi, iş adamı, yerel güç odağı aynı masada.
2000 sonrası: İmar hakkı ve kentsel dönüşüm dalgası
Havuz artık arsa değil, emsal. Yani bir arsaya kaç kat çıkılacağı. TOKİ, 2B orman arazileri, kentsel dönüşüm kanunları. Bir kararname ile tarla, konut imarlı arsaya dönüşüyor. Değer 10 kat artıyor. Aktör: Büyükşehir belediyesi + geliştirici + finansman sağlayan banka. Öncekilerden farkı ölçek: Köyde 20 dönüm dağıtılıyordu, şimdi bir kararla 20 bin konutluk alan açılıyor.
2. Motivasyonlar - neden yapıyorlar?
Üç motivasyon üst üste biniyor:
a) İlkel birikim zarureti: 1923'te sermaye yok. Fabrika kurmak için bir yerden kaynak bulman lazım. En kolay kaynak devlette duran mal. Bu Marx'ın dediği primitive accumulation. 1938'de de, 1950'de de aynı.
b) Siyasi sadakat satın alma: Mal dağıtmak oy demek. Gecekonduluya tapu, köylüye 2B, müteahhide ihale. 1930'da CHP'nin kaymakam eliyle seçim kazanması ile 1984'te gecekondu affıyla oy alması aynı mekanizma. Mal, sadakate dönüşüyor.
c) Riskten kaçma: Türkiye'de fabrika kurmak riskli, marka yaratmak zor, ihracat rekabetçi. Arsa alıp imar beklemek risksiz. O yüzden sermaye hep ticarete ve inşaata kaçtı. Teşvik-i Sanayi Kanunu 1927'de neden işlemedi sorusunun cevabı da bu: Sanayici olacağına arsa spekülatörü olmak daha karlı.
3. Meşruiyet argümanları - kendilerini nasıl haklı görüyorlar?
Hiçbir aktör "çalıyorum" demez. Dört argüman dönüp durur, 1928'den bugüne aynı:
1. Milli iktisat / Yerli ve milli: "Rum'un dükkanı Türk'ün olmalı, yabancı sermaye gireceğine bizim çocuklar yapsın." 1923'te İzmir İktisat Kongresi'nde böyle söylendi, 1980'de "orta direk" için de, 2010'da "milli müteahhit" için de aynı cümle kullanıldı.
2. Kalkınma ve kamu yararı: "Fabrika için, yol için, konut için kamulaştırıyoruz." 441 sayılı 1924 kanununda da, 2012 kentsel dönüşüm kanununda da gerekçe "kamu yararı". Hukuken doğru, pratikte özel fayda.
3. Mağduriyetin telafisi: "Biz Balkanlarda tarlamızı bıraktık, devlet bize bunu verdi", "Biz yıllarca gecekondu da çamurda yaşadık, tapu hakkımız." Her dalga, bir önceki dalganın mağduriyetini gerekçe gösterir. 1928'de mübadilin talebi, 1984'te gecekondulunun talebiyle aynı dil.
4. Kanunilik = meşruluk: En güçlüsü bu. Önce yap, sonra kanun çıkar. 1928'de emval-i metruke hesapları bütçeye irat kaydedilince yağma yasal oldu. 1984'te 2981 sayılı af çıkınca gecekondu yasal oldu. Yani eylem önce, hukuk sonra. Hukuk çıkınca "biz kanuna uygun yaptık" deniyor.
Neden çığ gibi büyüdü?
Çünkü her af, bir sonrakini teşvik etti.
1928'de tapuya bağlama kanunu çıkınca taşrada dendi ki "nasıl olsa affedilir". 1966'da gecekondu affı çıkınca dendi ki "nasıl olsa imar gelir". 1984'te çıkınca "bir kat daha çıkayım".
İkincisi, havuz büyüdü. 1923'te sadece Rum ve Ermeni evi vardı. 1950'de hazine arazisi, 1980'de orman, 2000'de imar hakkı havuza eklendi. Değer de katlandı. 1920'de bir dükkan 100 lirayken, 2020'de aynı dükkanın imar hakkı 10 milyon.
Üçüncüsü, denetim azaldı. 1913 Memurin Muhakematı Kanunu 86 yıl yürürlükte kaldı. Yani memuru yargılamak için amirinden izin alacaksın. 1930'da 1609 sayılı kanunla rüşvet ve zimmet bu kanun dışına çıkarıldı ama pratikte koruma devam etti. Denetim zayıf olunca dağıtım keyfileşti.
Sonuçta ortaya şu temel çıktı: Mülkiyet, üretimden değil, devletten alınan kararla edinilir. 1923'te Rum evi tapu ile değil, temlik komisyonu kararı ile alındı. 2023'te de arsa imarı tapu ile değil, belediye meclisi kararı ile artıyor.
Halka düşen bu düzende hep aynı: İlk dalgada evin kendisi, son dalgada evin uzaktaki TOKİ versiyonu. Ortada kalan rant ise dağıtım yetkisini elinde tutana kalıyor. O yüzden her dönem şikayet eden de aynı: Malı bırakan diaspora, malı alamayan yerli köylü, malı borçla alan mübadil. Memnun kalan da aynı: Dağıtım yetkisine ortak olan eşraf ve onun devamı.
O "kaybettik, alacaklıyız" duygusu yeni değil, imparatorluk sonrası bütün toplumlarda var. Ortak düşünce gibi görünmesinin nedeni, kaynağının aynı olması: 1821'den 1922'ye kadar süren kesintisiz mülksüzleşme.
Balkan Türkü 1912'de evini bırakıyor, Giritli Müslüman 1924'te zeytinliğini, Karslı Ermeni 1915'te dükkanını, Karadenizli Rum 1923'te bağını. Hepsi geriye dönüp baktığında gerçekten kaybetmiş. O kayıp, bir sonraki nesilde anlatıya dönüşüyor: "Biz verdik, bize borçlusunuz."
Bu anlatının iki işlevi var:
1. Psikolojik olarak anlaşılır, hukuken sorunlu.
İnsan kaybını telafi etmek ister. Fakat telafi, başkasının kaybı üzerinden yapılınca borç kapanmıyor, yer değiştiriyor. Kırcaali'deki tarlayı kaybeden, Bursa'da Rum evine yerleşince kendi açısından ödeşmiş hissediyor. Ama o evin eski sahibinin torunu için borç yeni başlıyor. O yüzden her dalga kendini alacaklı görürken, bir önceki dalga için borçlu oluyor. 1928'de emval-i metruke hesaplarının bütçeye irat kaydedilmesi de bu döngüyü hukuken kapattı: Artık kimse kimseye borçlu değil, her şey hazineye geçti denildi. Ama hafızada kapanmadı.
2. Meşruiyet dili olarak kimlik kullanımı
"Biz" kim? Bu sorunun cevabı dönemine göre değişiyor.
1923-1950 arası cevap: "Müslüman Türk". Çünkü o dönem devletin dağıtım kriteri buydu. Gayrimüslim gidince Türk-Müslüman burjuvazi yaratılacak deniyordu. O yüzden milliyetçilik, dağıtımın meşruiyet dili oldu.
1950 sonrası özellikle 1980'den sonra cevap bazen "dindar, ezilmiş, dışlanmış" oldu. Çünkü bu sefer dağıtılacak havuz imar hakkı ve ihaleydi. O havuza girmek için "biz yıllarca dışlandık, şimdi hakkımızı alıyoruz" dili daha işlevseldi.
İkisi farklı ideoloji gibi görünür ama sosyolojik işlevi aynı: Kaybı alacağa çevirmek. İster milli, ister dini referansla yapsın, mekanizma aynı: Önce mağduriyet anlatısı, sonra kanun çıkarıp telafi.
Dinciliğin burada enstrüman olarak görülmesi meselesi de bu yüzden tek tarafa özgü değil. 1920'lerde milli iktisat nasıl bir enstrümansa, 1980'lerde dini aidiyet de aynı şekilde bir enstrüman olarak kullanılabildi. Kullanıldı demek, inancın kendisinin araç olduğu demek değil. İnanç samimi olabilir, ama dağıtım masasında kimlik, krediye erişim için referans haline gelebiliyor. 1930'larda CHP il başkanı olmak neyse, 1990'larda aynı masaya başka bir referansla oturmak o.
Peki arada kalan üçüncü taraf, yani gerçek halk için Cumhuriyet bir şey ifade etmedi mi?
Eğer sadece mal dağıtımına bakarsan öyle görünür. Çünkü dağıtımda hep aracı kazanıyor. Ama 100 yıllık tarih sadece mal dağıtımından ibaret değil.
Somut göstergeler:
- 1927'de okuma yazma oranı %10 civarı, 1935'te %20'ye çıkıyor, köy enstitüleri, kız çocuklarının okula gitmesi. Bu, ev dağıtımından bağımsız bir kamu hizmeti.
- 1923'te hekim sayısı 554, 1938'de 1.800'ün üstü. Sıtma, trahom mücadelesi. Emval-i metruke dükkanından ev alamayan köylü bile bu hizmetten yararlanıyor.
- Demiryolu 1923'te 3.700 km, 1938'de 6.500 km. Yolu olmayan köye mal gitmiyor ama yol gidiyor.
Yani halk için Cumhuriyet iki katmanlı: Bir katmanda mal dağıtımı var, orada hep "adamı olan alıyor" hissi. İkinci katmanda yol, okul, hastane, tapu güvencesi gibi gündelik devlet var. O ikinci katman için Cumhuriyet bir şey ifade ediyor, çünkü imparatorlukta o da yoktu.
100 yıllık tarih neyi belgeliyor diye sorarsan: Tek bir yağma belgesi değil, iki şeyin aynı anda olduğunu belgeliyor.
Bir: Devlet, elindeki kıt kaynağı sadakat yaratmak için dağıtmak zorunda kaldı ve bunu yaparken hukuku arkadan getirdi. Her af, her teşvik, her imar düzenlemesi bunun örneği. Bu, zaafiyet.
İki: Aynı devlet, o dağıtıma rağmen okul ve yol götürdü. Bu yüzden 1930'da SCF'ye oy veren köylü bile 1935'te çocuğunu okula gönderiyor.
O yüzden "cumhuriyet diyen yok" tespiti taşra için doğru değil. Taşrada cumhuriyet diyen var ama "benim cumhuriyetim" ile "Ankara'nın cumhuriyeti" aynı şey değil. Biri okul demek, diğeri tapu dairesindeki memur demek. Halk birinden memnun, diğerinden şikayetçi. Bu ikilik 100 yıldır sürüyor.
Bu ikiliği tek bir "alacaklılar vs halk" diye okumak, gerçekte hem mağduriyetleri hem de kazanımları görünmez kılıyor. Çünkü aynı ailede dede Balkan'da tarla kaybetmiş alacaklı, torun devlet okulunda öğretmen olmuş cumhuriyetli olabiliyor.
Haklı olduğun nokta tam burası: okuma yazma, sağlık, yol doğuştan gelen hak. Lütuf değil.
Benim bir önceki cevapta "kazanım" diye anlatmam, ahlaki olarak haklı gördüğüm için değil, tarihsel olarak 1923'te fiilen olmayan bir şeyin gelmiş olmasını tarif etmek içindi. 1927'de nüfusun %90'ı okuma yazma bilmiyorsa, okul açılması o gün için fiili bir değişiklik. Ama bu, devletin "bak sana okul açtım, o yüzden tarlanı aldım" deme hakkını vermez. Biri temel hak, diğeri de temel hak. Biri diğeriyle takas edilmez.
Senin sorduğun soru aslında mülkiyet hakkı ile sosyal hak arasındaki klasik gerilim:
Mülksüzleştirilen bir insan için okuma yazma bilmek, kaybını telafi eder mi? Etmez. Çünkü mülkiyet hakkı da doğuştan gelen hak. 1924'te Bursa'da tütün tarlası elinden alınan mübadil, çocuğu okula gitti diye "ödeştik" demez. Hafızada tarla kalır.
O yüzden "halka ne düştü" sorusunun cevabını iki ayrı defterde tutmak lazım:
Birinci defter - sosyal haklar defteri: Okul, hastane, yol. Bunlar lütuf değil, olmaları gereken. Olmadığında eksiklik, olduğunda normallik. Cumhuriyet bu normalliği imparatorluğa göre daha geniş alana yaydı, doğru. Ama bunu lütuf diye anlatmak, devletin kendini meşrulaştırma dili. Her devlet yapar bunu. "Biz yaptık" der.
İkinci defter - mülkiyet ve bölüşüm defteri: Emval-i metruke, hazine arazisi, imar hakkı. Burada hak gaspı var. Bu defter birinci defterle kapanmıyor. Okul açtın diye tarla gaspı meşru olmuyor.
Senin "piyano, hoparlör, bayrak, beka" diye özetlediğin şey de tam bu iki defter arasındaki makası kapatmak için kullanılan sembolik politika.
Maliyet hesabı basit: Bir köyde 100 aileye tapu dağıtmak pahalı, kavgalı, davalı. Ama o köye bir piyano konseri haberi, bir minare hoparlörü tartışması, bir bayrak ve beka söylemi bedava. Üstelik insanları ikiye bölüyor: Bir kısmı piyanoya sevinir, bir kısmı hoparlöre. İkisi kavga ederken tarla kimin oldu sorusu arkada kalıyor.
Bu mekanizma 1923'e özgü değil. 1930'larda "muasır medeniyet" ile "irtica" kavgası, 1950'lerde "ezan Arapça mı Türkçe mi" kavgası, 1980'lerde "laik mi dindar mı", 2000'lerde "piyano mu hoparlör mü" aynı işlevi görüyor: Maddi bölüşüm tartışmasını sembolik tartışmaya çevirmek.
O yüzden senin dediğin yerden bakınca 100 yıllık tarih şunu belgeliyor: Devlet, sosyal hakları lütuf gibi sunup mülkiyet adaletsizliğini perdeleyebildiğinde ayakta kalıyor. Ne zaman perde yırtılırsa, yani insanlar "okul tamam da tarlam ne oldu" derse, 1930'da SCF'ye oy veriyor, 1950'de DP'ye, 1970'te başka yere.
Yani halk için Cumhuriyet bir şey ifade etmedi demek de, her şey ifade etti demek de eksik. İfade ettiği şey, hakkını lütuf gibi sunan bir devletle yaşamayı öğrenmek oldu. Okuma yazmayı hak olarak görüp, tarlayı da hak olarak görüp, ikisini birbirine karıştırmadan talep etmeyi öğrenmek ise hala tamamlanmadı.
Senin kurduğun "alacak sonsuza kadar tahsil edilmesin" denklemi siyaset biliminde kartel parti tezi diye anlatılır. İki taraf kavga ediyor gibi görünür ama aynı havuzdan beslendiğinde kavga sembolik kalır, maddi paylaşım konusunda uzlaşır. Türkiye'de muhalefet yok demenin sosyolojik karşılığı biraz bu.
Havuz meselesine gelelim, teknik olarak neydi ne değildi oradan gidelim.
Erbakan'ın havuz sistemi neydi?
1996'da kamu 52 ayrı yerde para tutuyordu. KİT'ler, SSK, belediyeler, fonlar parayı özel bankalara düşük faizle yatırıyor, aynı devlet gidip aynı bankalardan yüksek faizle borçlanıyordu. Kamu kendi kendine faiz ödüyordu. 1994'te faiz, bütçenin %33'ü olmuştu.
Havuz sistemi dediği: Bütün kamu nakitini tek hesapta topla, önce kamu kendi içinde borç-alacak yapsın, bankaya ihtiyaç kalmasın. Amaç faiz ödemesini düşürmek. Teknik olarak rantı kesmek, "hamuduyla götürmek" değil, tam tersi "hamuduyla giden faizi kesmek".
Uygulamada 3 ay içinde Hazine'nin borçlanma faizi düştü, denk bütçe söylemi buradan geliyordu. Fakat sistem bürokrasiye rağmen yürüdü, Maliye ve Merkez Bankası direndi, KİT'ler direndi çünkü her birinin banka ile ilişkisi vardı.
Varlık Fonu ile aynı şey mi?
Hayır, hukuki mantığı ters.
Havuz: Parayı toplar, faizi kısar, devleti borçlanmaktan kurtarır. Pasifleri birleştirme.
Varlık Fonu: Varlıkları toplar, teminat yapar, üzerine borçlanma ve yatırım yapar. Aktifleri birleştirip kaldıraçlama.
Biri "borçlanma, kendi içinde idare et" diyor, diğeri "varlığı göster, dışarıdan finansman bul" diyor. Niyet olarak rakip yağmacıların fikri ele geçirmesi değil, devletin nakit yönetimi için iki farklı okul. Dünyada da örnekleri var: Biri cash pooling, diğeri sovereign wealth fund.
28 Şubat ve ekonomi ilişkisi
28 Şubat'ı sadece havuza indirgemek eksik olur. Tetikleyici pakette irtica, Sincan, tarikat, MGK bildirisi var. Ama ekonomi boyutu da var, çünkü havuz sistemi bankacılık rantına dokunuyordu.
O dönem bankalar kamu kağıtlarından %30 reel faiz kazanıyordu. Havuz bu kanalı kapatıyordu. Kim etkileniyordu? Sadece özel bankalar değil, kamu bankaları ve onların fonladığı çevreler de.
Generallerin tekerine çomak soktu mu sorusuna gelince: Doğrudan OYAK veya askeri vakıflar hedef değildi. OYAK bir emeklilik fonu, havuz kapsamı dışında. Ama dolaylı olarak evet, çomak soktu. Çünkü 28 Şubat öncesi kurulan düzen şuydu: Yüksek faiz, düşük kur, ithalat. Bu düzende sanayi değil, faiz ve ithalat kazanıyor. Erbakan "faiz değil üretim, ithalat değil sanayi" deyince, o düzenin bütün aktörlerinin çarkına çomak sokmuş oldu. Generaller de o düzenin bekçisi olarak pozisyon aldı, sadece kendi ekonomik çıkarı için değil, kendilerince tanımladıkları laiklik ve devlet bekası için.
Erbakan samimi miydi? Niyet olarak programı tutarlıydı: Faizsiz, üretime dayalı, denk bütçe. 1970'lerde de aynı şeyi söylüyordu, 1996'da da. Samimiyetten ziyade kapasite sorunu vardı: Havuzu kuracak bürokratik aygıt, 1970'lerin Milli Nizam kadrosu değildi, 1990'ların parçalanmış bürokrasisiydi. O yüzden 6 ay içinde teknik olarak çalıştı ama siyaseten taşıyamadı.
Senin "ihkak-ı hak" dediğin kavram tam da burada devreye giriyor. İhkak-ı hak, hakkını devlet yerine kendin tahsil etmen demek. Her grup kendini alacaklı görünce, hukuku beklemeden alıyor. Biri 1928 kanunuyla alıyor, biri 1984 imar affıyla, biri 1996 havuzunu delerek. Hepsi de "biz zaten alacaklıydık" diyor. Bu dilde suç yok, çünkü borç tahsil etmek suç değilmiş gibi görülüyor.
Muhalefetin olmaması da buradan geliyor. Muhalefet, "bu havuz hepimizin, dağıtım adaletsiz" demesi gerekirken, "havuz bizim de hakkımız, bize de ver" diyor. Yani sistemin kendisine itiraz yok, payına itiraz var. O yüzden kavga sembolik düzeyde kalıyor: piyano, hoparlör, bayrak. Maddi düzeyde, yani havuzun nasıl bölüşüleceği konusunda mutabakat var: Kim iktidara gelirse gelsin, havuz dursun ama payımız artsın.
28 Şubat'ı patlatan mekanizma da bu mutabakatın bozulmasıydı. Havuz, "pay artmasın, havuz küçülsün, faiz bitsin" diyordu. Bu, hem faizden beslenen sermaye için, hem de o faizi yöneten bürokrasi için istenmeyen bir şeydi. O yüzden 28 Şubat sadece generallerin işi değil, o faize dayalı birikim modelinin kendini koruma refleksiydi.
Bugünkü Varlık Fonu ise o modelin tam tersi değil, devamı: Havuzu küçültmek yerine büyütüp üzerine borçlanma. Yani biri havuzu kapatmaya çalıştı, diğeri havuzu büyütüp teminat yaptı. İkisi de aynı soruya farklı cevap: Devletin elindeki mal ne olacak?
O "3-5 sene sonra teslim ettiler" kısmı kronolojiye uymuyor, o yüzden o tez tutmuyor. Teslim etmediler, kaybettiler.
28 Şubat'ta muhtıra veren kadro, ülkeyi ve orduyu devretmedi. Tam tersi, 1997-2002 arasında vesayeti daha da artırdı. 1997'de Refah'ı kapattı, 1998'de Fazilet'i, YÖK'ü sıkılaştırdı, KİT'ler ve bankalar üzerindeki asker-sivil bürokrasi denetimini artırdı. 1999-2001 arası bankalar battığında o dönemin sermaye grubu tasfiye oldu, yerine yenisi gelmedi, hepsi TMSF'ye geçti.
2002'de gelen kadro, 28 Şubat'ın muhatabı olan Refah'ın devamı gibi görünse de sosyolojisi farklıydı: Refah'ın tabanı küçük esnaf ve varoş, 2002'nin tabanı Anadolu'da 1980'den sonra zenginleşmiş ihracatçı ve müteahhit. Yani "muhtıra verilen yağmacılara teslim" değil, muhtıra verenlerin tasfiye ettiği ekonomik düzenin zaten 2001 krizinde çökmesi ve yerine başka bir birikim modelinin seçimle gelmesi.
Generallerin pay alması meselesi de öyle işlemedi. 28 Şubat'ı yapanların çoğu 2008-2012 arası Ergenekon/Balyoz davalarında yargılandı, ordudan tasfiye edildi, OYAK dahil askeri iktisadi varlıklar küçülmedi ama siyasi gücü azaldı. Eğer amaç 3 sene sonra pay alıp devretmek olsaydı, 2007'de e-muhtıra verilmezdi, 2010 referandumunda HSYK ve Anayasa Mahkemesi yapısı değiştirilmezdi.
Senin "yıldız veya sarık fark etmez" dediğin yer doğru bir tespite dokunuyor ama eksik.
Fark etmez değil, işlevi aynı. İkisi de dağıtım masasına oturmak için rozet.
1923'te rozet "Türk ve laik olmak"tı, çünkü mal o kriterle dağıtılıyordu. 1950'de rozet "DP'li olmak", 1980'de "ihaleyi bilen olmak", 1990'da "cemaat, tarikat, hemşehri ağı" olabiliyor. Rozet değişiyor ama masanın kendisi aynı kalıyor: Devletin hazine arazisi, imar hakkı, kredi, ihale dağıtma yetkisi.
O yüzden Cumhuriyet veya din kaygısı yok demek de tam doğru değil. Kaygı var, ama iki katmanlı:
Birinci katman samimi inanç. 1930'da bir subay gerçekten irtica geliyor diye korkuyor olabilir, 1990'da bir esnaf gerçekten din elden gidiyor diye düşünüyor olabilir. Bu korkular uydurma değil.
İkinci katman, o samimi korkunun işe yaraması. Korku mobilize ediyor, mobilizasyon oy getiriyor, oy da dağıtım masasına oturma bileti getiriyor. Yani yıldız ve sarık sadece inanç değil, aynı zamanda o masaya oturmada kullanılan sosyal sermaye.
Pastadan pay alma ve rant var mı? Var, her devlette var. Buna clientelism deniyor. Ama sadece rant var deyip ideolojiyi sıfıra indirmek de olmuyor. Çünkü sadece rant olsaydı, 100 yıl boyunca kavga bu kadar sert olmazdı. İnsan rant için kavga eder, ama ölümü göze almaz. İdeoloji, rant kavgasını ölüm-kalım kavgasına çeviren şey.
Sonuçta senin gördüğün süreklilik doğru: 1928'den beri mal dağıtım mekanizması değişmedi, sadece adı değişti - emval-i metruke, iskan, 2B, TOKİ, imar affı. Değişen rozet. O yüzden dışarıdan bakınca "hepsi aynı" görünüyor.
Ama içeriden bakınca rozet önemli, çünkü o rozet kimin alıp kimin alamayacağını belirliyor. 1930'da sarıklı olan masaya oturamıyordu, 1990'da yıldızlı olan oturamıyordu. Bugün ikisi de aynı masada oturabiliyor gibi görünmesinin nedeni, masanın artık o kadar büyümesi ki kavga etmeden de pay çıkıyor olması. Havuz büyüyünce paylaşmak kolaylaşıyor, küçülünce kavga başlıyor.
NATO'nun 2. ordusu lafı askeri kapasiteyle ilgili, siyasal kapasiteyle değil. Tank sayısı, tümen sayısı, personel. O güç savaşta anlamlı. Siyasette anlamlı olan başka şey: Toplumun rızasını yönetebiliyor musun?
28 Şubat'ta Genelkurmay rıza üretmedi, korku üretti. Aradaki fark bu.
1997'de yapılan şey briefingdi: Gazeteciler çağrıldı, hakimler çağrıldı, rektörler çağrıldı, TÜSİAD çağrıldı. Televizyonda irtica haberleri, gazetelerde manşetler. Dışarıdan bakınca rıza üretiliyor gibi görünür. İçeriden bakınca şu oldu: Korkutulmuş bir kesim alkışladı, korkutulmuş diğer kesim sessiz kaldı. Sessiz kalan kesim ikna olmadı, sadece sustu. Susturulan rıza değildir, ertelenmiş tepkidir.
Kurmaylık meselesine gelince: Kurmay olmak harp tarihini, lojistiği, harekatı öngörmek demek. Toplumsal dönüşümü öngörmek demek değil. 1990'ların Genelkurmayı'nda iki kör nokta vardı:
1. Ekonomi kör noktası: 1997'de havuz sistemi ve yüksek faiz - düşük kur modeli tartışılırken asker, faizin kimin işine yaradığını değil, irticanın nereden geldiğini okuyordu. Oysa 1999 ve 2001'de model çöktü. Model çökünce o modeli ayakta tutan siyasal koalisyon da çöktü. Yani ordu bir siyasal projeyi kurtarayım derken, o projenin ekonomik zemini altından kaydı. Bunu öngörecek kadro Harp Akademisi'nde değil, Hazine'deydi.
2. Toplum kör noktası: 1997'de başörtülü öğrenciyi üniversiteye almamak, imam hatip mezununu harp okuluna almamak teknik olarak mümkün. Ama o öğrencinin abisi esnaf, babası çiftçi, kuzeni Almanya'da işçi. Onu dışladığında tek bir kişiyi değil, bir ağı dışlıyorsun. Ağ dışlanınca daha çok kenetleniyor. 1990'da Refah %20 ise, 2002'de %34 olmasının sosyolojik nedeni bu. Baskı, koyun gibi ahıra kapatmıyor, tersine dışarıda daha büyük bir sürü oluşturuyor.
"Üniformayı çıkarınca pay aldılar mı?" sorusu, OYAK ve emeklilik sonrası yönetim kurulu üyelikleri yüzünden soruluyor.
Sistem şöyle işliyor: Orgeneral emekli olunca doğrudan hazine arazisi dağıtamaz. Dağıtım yetkisi yok. Ama bilgi ve ilişki sermayesi var. O yüzden emekli olduktan sonra bir kısmı özel şirketlerde danışman, bir kısmı vakıflarda yönetici oluyor. Bu, yağmaya katılmak değil, Türkiye'de 1938'den beri bütün yüksek bürokratların yaptığı şey: Vali emekli olunca şirkette yönetim kurulu üyesi olması gibi. Yasal, ama etik olarak tartışmalı. Çünkü denetleyen, sonra denetlediğinin yanına geçiyor.
Ama "rahat rahat yağmaya katıldılar" demek için, o payın nasıl alındığını göstermek lazım. 28 Şubat generallerinin çoğu 2008'den sonra yargılandı, mal varlıkları araştırıldı, çoğunun mal varlığı maaş ve OYAK emekliliği çıktı. Aralarında sonradan büyük müteahhit olan, büyük arazi kapatan yok. Yani ordu olarak siyasi güç kaybettiler, bireysel olarak da ekonomik olarak büyümediler. Kaybettiler derken kastettiğim bu: Hem masayı, hem masadan kalkınca gidecekleri yeri kaybettiler.
Neden kaybettiler peki NATO'nun 2. ordusuysa?
Çünkü ordu siyasette güçlü kalmak için üç şeye ihtiyaç duyar: Ekonomi, dış destek, iç koalisyon.
- Ekonomi 2001'de çöktü, IMF ve Dünya Bankası "asker siyasetten çekilsin" dedi.
- Dış destek AB sürecinde kesildi, AB " MGK'nın yetkilerini azalt" şartı koydu.
- İç koalisyon medya + yargı + TÜSİAD'dı, o koalisyon da 2001 krizinde dağıldı.
Üç bacak kırılınca, tank sayısı ne olursa olsun siyasi güç durmuyor. 1960'da da, 1980'de de aynı oldu. Darbeyi yapıyorsun, 3 sene sonra ekonomi kötüleşiyor, aynı toplum seni istemiyor.
O yüzden "salak mı zannediyorsun" değil, tam tersi: Bu kadar okumuş adam nasıl göremedi diyorsun ya, işte kurmaylığın paradoksu o. Harp Akademisi'nde harita üzerinde düşmanı öngörmeyi öğreniyorsun, ama kendi toplumunun 5 sene sonra neye oy vereceğini öngöremiyorsun. Çünkü harita sabit, toplum değil.
Korku sandığa iki şekilde yansır, kurmay da bunu harita gibi okuyamaz, çünkü sandık harita değil.
1. Kısa vadede işe yarar gibi görünür.
1997-1999 arası korku şunu yaptı: İrtica geliyor, bölünüyoruz, laiklik elden gidiyor. Bu korku şehirli, laik kesimde sandığa yansıdı: 1999'da DSP %22 ile birinci parti oldu, MHP %18 ile ikinci. Yani korku, düzen partilerine oy olarak döndü. Genelkurmay da bunu gördü ve "toplumsal rıza ürettik" zannetti.
2. Orta vadede ters teper.
Aynı korku, korkutulan kesimde de mobilizasyon yaratır. 1997'de üniversiteden atılan, memuriyetten atılan, köyü boşaltılan insan, 1999'da sandığa gitmedi, küstü. 2001 krizi gelince o küskünlük ile ekonomik çöküş birleşti. 2001'de işini kaybeden esnaf, 1997'de başörtüsü yüzünden dışlanan öğrencinin abisi aynı kişi olunca, 2002'de ikisi aynı partiye oy verdi. Korku 1999'da DSP'ye yaradı, 2002'de DSP'yi %1'e düşürdü. Kurmay bunu öngöremez, çünkü kurmaylıkta düşman sabittir, toplum sabit değildir. Düşman geri çekilmez, toplum çekilir, sonra geri gelir.
"Komprador, hazine soygunu, server" kısmına gelince: Server yenileme değil, model yenileme meselesi.
1990'ların modeli şuydu: Yüksek faiz, düşük kur, ithalat. Bu modelde üretmeden para kazanılır. Devlet %100 faizle borçlanır, banka o kağıdı alır, sanayici de ithalat yapar. Bu modelde ordu da, sivil bürokrasi de, TÜSİAD da, medya da aynı gemide. Çünkü hepsi aynı hazine kağıdından besleniyor. Buna komprador demek yerine 1990'larda kullanılan kelime "rantiye"ydi. Rantiye çökünce, gemi de çöktü.
Bakan, başbakan ortak olmayı kabul etti demen de bu yüzden kısmen doğru: Ortak olmadı, mecbur kaldı. 1997'de Erbakan havuzu kapatmak istedi, sistem direndi. 2001'de sistem kendi kendine battı. 2002'de gelen kadro da havuzu kapatmadı, havuzun adını değiştirdi. Faizden değil, inşaattan, krediden, ihaleden beslenen bir model kurdu. Yani bakan başbakan saldırmadı, eski rant bitince yeni ranta geçti. Buna teslimiyet değil, elit sirkülasyonu deniyor.
Gelelim son soruna: Terör örgütü kurulurken meclise girme hakkı var mıydı?
Evet, vardı. 1970'lerde de, 1978'de PKK kurulurken de Anayasa'da seçme seçilme hakkı vardı. Hatta 1960'larda TİP vardı, 1970'lerde de Kürt meselesini tartışan partiler, dergiler, dernekler vardı. Ama pratikte üç engel vardı:
a) Hukuki engel: 1982 Anayasası öncesi 1971 muhtırasından sonra parti kapatmalar, 1982 sonrası %10 baraj, siyasal yasaklar. Yani kağıt üstünde hak var, fiiliyatta parti kurup yaşatmak zor.
b) Siyasal engel: 1970'lerde şiddet sarmalı. Sağ-sol çatışması günde 5-10 ölü. Böyle bir ortamda legal siyaset yapmak, hem devletten hem rakipten baskı yemek demek. Birçok grup legal parti yerine yeraltını seçti, sadece PKK değil, 1970'lerde 40'a yakın silahlı örgüt kuruldu.
c) Stratejik tercih: PKK'nın kurucuları 1978'de legal siyaseti değil, Maoist uzun süreli halk savaşı modelini benimsedi. Yani "giremedik" değil, "girmeyi reddettik" de var işin içinde. Sonradan 1990'larda HEP, DEP, HADEP ile legal alana da girdiler, hem dağ hem meclis stratejisi izlediler.
O yüzden "terör örgütü kuracağına direkt siyasete girseydin" sorusu bugün akla yatkın geliyor ama 1978'in koşullarında o dönemdeki birçok grup gibi legal siyaseti yetersiz gördüler. Bu, yaptıklarını haklı çıkarmaz, sadece neden legal yolu seçmediklerini açıklar.
"Bebek katili gelsin meclise konuşsun" sözü de bu ikili stratejinin bugünkü versiyonu: Devlet, 40 yıl sonra "dağdaki silahlı mücadele bitti, gel legal alanda konuş" diyor. Bu, affetmek değil, silahı susturup siyaseti tek alan haline getirme hesabı. Tuttu mu tutmadı mı, tarihte örneği var mı, o ayrı tartışma. Ama cumhuriyet o hakkı 1978'de de vermişti, 2026'da da veriyor. Mesele hakkın varlığı değil, o hakkın kullanılabilecek bir alan olup olmaması.
Evet, işçi adıyla terör estirmek en çok işçiye zarar verir. Tarihte de hep öyle oldu. Çünkü devletin gözünde o andan sonra "işçi" kelimesi hak arayan değil, güvenlik sorunu oluyor. Ve güvenlik sorunu olunca pazarlık bitiyor, yasak başlıyor.
Bu mekanizma 1923-1938'de de aynen böyle kuruldu.
1923-1938'de işçi potansiyel tehdit miydi?
Evet, öyle görüldü. Sayıca az olmasına rağmen.
1923'te Türkiye'de sanayi işçisi 100 binin altında. Çoğunluk köylü. Ama Ankara'nın hafızasında 1908-1913 arası grevler, Amele Teali Cemiyeti, 1920'de Mustafa Suphi ve TKP var. Cumhuriyet halkçılık diyor ama "sınıfsız ve imtiyazsız kaynaşmış kitle" diyor. Yani sınıf yok, herkes milletin parçası. İşçi ayrı bir sınıf olarak örgütlenirse millet bölünür diye bakılıyor.
O yüzden adımlar şöyle:
- 1925 Takrir-i Sükun Kanunu. Gerekçesi isyan ama sonuçta bütün işçi ve çiftçi örgütleri kapatıldı. Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası, Amele Teali Cemiyeti hepsi.
- 1927 TKP tevkifatı. Aydın'da, İstanbul'da komünist diye 200'den fazla işçi ve öğrenci tutuklandı.
- 1936 İş Kanunu. Cumhuriyet tarihinin ilk iş kanunu. 8 saat çalışma getiriyor gibi görünüyor ama grevi ve sendikayı yasaklıyor. Madde 72: Grev memleketin huzurunu bozar. İşçinin söz hakkı yok, devlet baba olarak hakem.
Yani sanayi isteniyor ama işçinin söz hakkı istenmiyor. Fabrika olsun, işçi de olsun ama işçi konuşmasın.
Sanayi ve üretim ekonomisi işçinin söz hakkını çoğaltır mıydı?
Teoride evet. Pratikte 1923-1938'de tam tersi yapıldı.
Teşvik-i Sanayi 1927'de patrona bedava arsa, vergi muafiyeti veriyor. İşçiye ne veriyor? 1933 Birinci Beş Yıllık Plan'da fabrika kuruyor - Kayseri Sümerbank, Karabük Demir Çelik - ama fabrikanın yanına işçi mahallesi değil, memur lojmanı yapılıyor. İşçi mevsimlik, köylüden geliyor, iş bitince köyüne dönüyor. Sürekli bir işçi sınıfı oluşmasın diye.
Neden? Çünkü sürekli işçi olursa sendika ister, sendika olursa pazarlık ister. Onun yerine köylü kalsın, hem tarlada hem fabrikada çalışsın, aidiyeti olmasın istendi.
O yüzden sanayi üretimi arttı ama işçinin hakkı artmadı. Üretim arttıkça işçi çoğalır, çoğaldıkça hakkı çoğalır diye bir otomatizm yok. Hakkı veren kanun.
İşçi adıyla terör estirilince ne oluyor?
Senin dediğin tam oluyor: En çok işçi eziliyor.
1970'lerde işçi partisi, devrimci yol, kurtuluş adıyla silahlı örgüt kurulunca devlet şunu yaptı: Bütün sol, bütün sendika potansiyel terör olarak etiketlendi. 1980 darbesinden sonra DİSK kapatıldı, yöneticileri 5 yıl hapis yattı, 1 Mayıs yasaklandı. Madende ölen işçi ile dağa çıkan örgüt aynı torbaya kondu.
Ondan sonra her hak arayışı "güvenlik" parantezine alındı. Grev yapacaksın, önce valilikten izin, sonra güvenlik soruşturması. Sendika kuracaksın, önce fişleme. 1990'larda da aynı: Terör var diye işçi sağlığı denetimi bile "OHAL bölgesinde üretim aksamasın" diye esnetildi.
Bugün her hafta madende, inşaatta işçinin ölmesi ile o terörün doğrudan bağlantısı yok, doğrudan bağlantı denetim yokluğu, taşeron, maliyetten kısma. Ama dolaylı bağlantı var: İşçi örgütlenmesi 50 yıldır terörle yan yana anıldığı için meşru bir pazarlık gücü olamadı. Pazarlık gücü olmayınca da patron "karın tokluğuna çalışır" diyebiliyor. Çünkü itiraz edecek sendika yok, olsa da "siyasi" diye damgalanıyor.
O yüzden "terör estirmeseydi daha beter olurduk" demek doğru değil. Terör estirilince daha beter olduk. Çünkü en masum hak - çalışırken ölmemek - bile güvenlikçi akılla bastırıldı.
Cumhuriyet bunun için mi kuruldu sorusuna gelince: Kuruluş metinlerinde bunun için kurulmadı. 1921 Anayasası'nda da, Halk Fırkası'nın 9 umdesinde de "işçinin korunması" var. Ama pratikte cumhuriyet, işçiyi koruyacak kanunu değil, işçiyi susturacak kanunu önce çıkardı. 1936'da grev yasağı, 1938'de Cemiyetler Kanunu ile sendika yasağı devam etti. Sendika hakkı 1947'de, grev hakkı 1963'te gelebildi. 40 yıl gecikme.
Yani cumhuriyet işçiye söz vermişti, sözü tutması 40 yıl sürdü. O 40 yılda da işçi adına konuşan silahlı gruplar çıkınca, sözü tutmak daha da gecikti.
Aynen öyle, en kapitalist ülkeye bakınca tablo net.
Amerika'da, Almanya'da, İngiltere'de işçi hakkını "komünizm" diye almadı. Tam tersine, komünizmden ayrışarak aldı.
Nasıl aldı?
Üç mekanizma var, üçünde de ideoloji değil, pazarlık var:
1. Amerika - 1935 Wagner Act
1930'larda ABD'de de patronlar aynı senin dediğini diyordu: Sendika = komünizm, grev = anarşi. Roosevelt ne yaptı? Dedi ki sendikayı tanımazsan komünizm güçlenir, tanırsan sistem içinde kalır. Wagner Yasası ile sendikayı yasal kurum yaptı. İşçi "ben komünistim" diye değil, "ben Ford'da 8 saat çalışıyorum, sözleşme istiyorum" diye hak aldı. Bugün ABD'de UAW otomotiv işçisi grev yapınca komünist diye damgalanmıyor, pazarlık gücü olarak görülüyor.
2. Almanya - 1951 Ortak Karar Yasası
Almanya dünyanın en kapitalist ihracatçısı. Orada işçi, fabrikanın yönetim kuruluna oturuyor. Yasa adı Mitbestimmung. İşçi temsilcisi patronla aynı masada, kârı, yatırımı konuşuyor. Niye? 1945'ten sonra dediler ki işçi dışlanırsa komünist olur, içeri alınırsa kapitalizmi savunur. Yani işçiyi komünizmden uzak tutmanın yolu, ona hak vermek.
3. İsveç - 1938 Saltsjöbaden Anlaşması
İsveç'te patron sendikası ile işçi sendikası oturdu, devlet yok. Anlaştılar: Biz grevi, lokavtı silah olarak kullanmayacağız, her sene masada pazarlık yapacağız. O gün bugündür grev neredeyse yok. İşçi hakkını "ben insanım, emeğim var" diyerek aldı, "ben komünistim" diyerek değil.
Üçünde de ortak nokta: İşçi, emekçi ve insan olarak tanımlanınca sistem onu içine alıyor. Komünist olarak tanımlanınca dışarı atıyor.
Türkiye'de 1923-1938'de ve sonrasında ne oldu?
Tam tersi. İşçi insan olarak değil, potansiyel komünist olarak tanımlandı.
1925 Takrir-i Sükun'dan sonra Amele Teali Cemiyeti kapatılırken gerekçe "komünistlik". 1927'de, 1929'da her grev girişimi "Moskova kışkırtması". 1936 İş Kanunu'nda grev yasağının gerekçesi de aynı: "Komünistlik yaparlar."
Bu dil çok kullanışlı bir dil. Çünkü çok ucuz.
Bir maden patronu düşün: İşçi "havalandırma yok, ölüyoruz" diyor. Patronun iki cevabı var. Biri pahalı: Havalandırma yapacağım, 1 milyon lira. Diğeri bedava: Bunlar komünistler tarafından kışkırtılıyor. İkincisi hem devleti yanına alıyor, hem işçiyi susturuyor, hem masraf yapmıyor.
O yüzden 1950'den sonra da aynı: 1960'larda DİSK kurulunca "komünist", 1970'lerde grev olunca "Moskova", 1990'larda "bölücü", 2000'lerde "dış güçler". Etiket değişiyor, işlev aynı: Emek talebini ideolojik tehdide çevirip bastırmak.
En kapitalist ülkede bu işe yaramıyor, çünkü orada işçi zaten sistemin ortağı olarak görülüyor. Sendika başkanı ile patron aynı locada maç izliyor. Türkiye'de işçi ortak değil, tehdit olarak kodlanınca, en insani talep bile - ölmemek, 8 saat çalışmak, sigortalı olmak - ideolojik suç oluyor.
Sonuçta işçinin başı göğe ermiyor, tam tersi yerin altına giriyor. Madende ölünce de "kader, fıtrat" deniyor. Çünkü sendikası yok, pazarlık gücü yok, onu "kışkırtma" diye yaftalayıp 100 yıldır susturmuşsun.
Cumhuriyetin kuruluşunda halkçılık vardı, evet, ama halkçılık "işçiyi insan olarak korumak" değil, "işçiyi milletin içinde eritmek" olarak anlandı. İşçi ayrı bir hak öznesi olmayınca da, hakkı da hep lütuf gibi verildi, pazarlıkla alınmadı.
O "kimsesizlerin kimsesi cumhuriyet" lafı 1920'lerin lafı. Anlamı şuydu: Osmanlı'da kimsesizsen aşiretine, tarikatına, eşrafına sığınırdın. Cumhuriyet dedi ki bunlara sığınma, devlete gel. Tapunu devlet versin, okulunu devlet açsın, mahkemeni devlet görsün.
Senin "kafamı nereye çevirsem cumhuriyete çarpıyorum" dediğin yer tam da bu yüzden oluyor. Çünkü cumhuriyet o eski aracıları kaldırıp yerine kendini koydu. Aşiret gitti, nüfus müdürlüğü geldi. Lonca gitti, ticaret odası geldi. Tekke gitti, Diyanet ve Milli Eğitim geldi. O yüzden nereye dönsen devlet var.
Sorun şu: Kimsesizlerin kimsesi olmak için gelen devlet, zamanla kimsesizden beslenen bir dağıtım masasına dönüştü.
Nasıl?
1923'te devletin elinde iki şey vardı: Yetki ve mal. Yetkiyi kullanarak malı dağıttı. Mal bittiğinde yetkiyi kullanarak yeni mal yarattı: İmar, ruhsat, teşvik, ihale, kredi. Her seferinde "kimsesize yardım" dedi. 1928'de muhacire ev verirken de öyle dedi, 1984'te gecekonduya tapu verirken de, 2010'da TOKİ yaparken de.
Bu döngüde halkın algısı değişiyor. Başta "devlet beni koruyor" diye bakan vatandaş, 3-4 nesil sonra "devlet benim üzerimden birilerine pay veriyor" diye görmeye başlıyor. Çünkü aynı mahallede 1950'de gelen gecekonduya tapu verilmiş, 1980'de gelenin evi yıkılmış, 2005'te gelenin evi kentsel dönüşüme girmiş. Üçü de kimsesiz ama üçüne farklı muamele.
O zaman "bu sefalet için yaratılmışız" hissi doğuyor. Doğal bir his. Çünkü sistem seni vatandaş olarak değil, yönetilmesi gereken nüfus olarak görüyormuş gibi geliyor. İş kazasında ölünce "kader" denmesi, madende denetim olmayıp sonra "fıtrat" denmesi bu hissi güçlendiriyor. İnsan kendini yaratık gibi hissediyor, vatandaş gibi değil.
Peki kimsesizlerin kimsesi nerede sorusuna gelince:
Tek bir yerde değil, parçalanmış durumda. Çünkü cumhuriyet tek bir fikir değil, 100 yılda 5 farklı tezahüre bölündü:
- Biri için cumhuriyet mahkeme demek. Hakkını arayacağı yer.
- Biri için ihale demek. Pay alacağı yer.
- Biri için rozet demek. Gösterip itibar kazanacağı yer.
- Biri için korku demek. Dışlanmamak için susacağı yer.
Senin saydığın bütün tipler - ister üniformalı, ister sarıklı, ister piyano çalan, ister ihale alan - aynı devlet aygıtının farklı kapısından girmiş. Kapı farklı, bina aynı. O yüzden nereye baksan aynı binaya çarpıyorsun.
Bu bina neden böyle oldu? Çünkü cumhuriyet "kimsesizin kimsesi" olmayı, "kimsesizi kendine muhtaç etmek" olarak uyguladı. Muhtaç olan da şükretmek zorunda kaldı. Şükretmeyince nankör, isteyince hain oldu.
Çözümü ideolojide değil, o muhtaçlık ilişkisini kesmekte. Kimsesiz, devlete muhtaç olmadan yaşayabildiğinde - sendikası olduğunda, tapusu güvenceli olduğunda, mahkemesi tarafsız olduğunda - cumhuriyet tekrar kimsesizin kimsesi olur. Muhtaç olduğunda ise, senin dediğin gibi, sefalet için yaratılmış gibi hisseder.
O his bugün var, çünkü muhtaçlık bitmedi.
Evet, görüyor. Bu yeni değil, 1923'ten beri var.
Osmanlı'da padişah devletin kendisiydi. Devlet-i Aliyye, padişahın şahsı demekti. Cumhuriyet geldi, padişah gitti ama mantık tam gitmedi. Makam kaldı, şahıs değişti. Eskiden "devlet babanın malı" deniyordu, şimdi "koltuk benim şahsım" deniyor.
Neden böyle oluyor?
Çünkü Türkiye'de koltuk, kuruma değil kişiye bağlı olarak dağıtıldı. 1923'te kaymakamı, hakimi, defterdarı Ankara atıyor. Atadığı kişi o ilçede devletin ta kendisi. Tapu ondan, ceza ondan, yol ondan. Vatandaş devleti değil, o kişiyi görüyor. O kişi de bir süre sonra kendini devlet sanıyor.
Senin "kendi egosunu cumhuriyetin ilkeleri olarak görüyor" dediğin tam bu. Koltuğa oturanın 3 aşaması var:
1. Makamı emanet sanma: İlk 6 ay "ben bu koltuğun emanetçisiyim" diyor.
2. Makamı temsil sanma: Sonra "ben devleti temsil ediyorum" diyor. Temsil, yavaş yavaş özdeşleşmeye dönüyor.
3. Makamı mülk sanma: Son aşamada "benim kararıma karşı gelmek devlete karşı gelmektir, cumhuriyete karşı gelmektir" diyor. Ego = ilke oluyor.
Bu 1920'lerde de vardı. 1927'de bir valinin CHP müfettiş raporunda "kendini hükümetin mümessili değil, hükümetin kendisi zannediyor" diye yazıyor. 1950'de DP il başkanı aynı, 1980'de belediye başkanı aynı.
Vatandaşın hayatına bakınca kedi-ciğer meselesi de buradan çıkıyor.
Kedi, ciğeri korumak için var. Bekçi, kasap, denetçi. Ama kedi ciğeri yemeye başlayınca soru senin dediğin oluyor: Kedi buysa ciğer nerede?
Türkiye'de denetim mekanizması hep içeriden kuruldu. Memuru kim denetleyecek? Amir. Amiri kim denetleyecek? Vali. Vali kim? O da memur. Dışarıdan bağımsız bir denetim - vatandaşın, basının, sendikanın denetimi - hiç tam kurulamadı. 1913'te Memurin Muhakematı Kanunu çıktı, memuru yargılamak için amirinden izin alacaksın dedi. 86 yıl yürürlükte kaldı. Yani kediyi, diğer kediye şikayet edeceksin.
O yüzden vatandaşın hayatı şöyle görünüyor: Koltukta oturanın hayatı garantide, lojmanı var, makam arabası var, emekli olunca da yönetim kurulu üyeliği var. Vatandaşın hayatı ise her hafta madende, inşaatta, tarlada pamuk ipliğine bağlı. Biri ciğeri yiyor, diğeri ciğer olmamak için çabalıyor.
Bu cumhuriyetin ilkeleri yüzünden değil, ilkelerin kişiye indirgenmesi yüzünden.
İlke kağıtta duruyor: "Halkçılık, devletçilik, laiklik." Kağıt itiraz etmez. Koltukta oturan da kendi kararını alıp altına "halkçılık gereği yaptım" yazıyor. İtiraz edince de "ilkeye itiraz ediyorsun" oluyor.
Çözümü 100 yıldır aynı yerde takılı: Koltuğu kişiden ayırmak. Makamı emanet olarak tutmak, mülk olarak değil. Denetimi amire değil, vatandaşa vermek. Tapu dairesindeki memuru vali değil, tapu sahibinin şikayeti denetleyebilse, o ego 10 dakikada söner. Çünkü kedi ciğeri yiyemez hale gelir.
Bayram günlerinde bu hissi yaşamak anlaşılır. Her yerde bayrak, marş, nutuk var ama sen aşağı bakınca maden, kira, iş cinayeti görüyorsun. O makas açılınca coşku da eğreti duruyor.
Teoride niyet iyi olabilir mi sorusuna gelince: 1923'te niyet metinlerde net. Kimsesizlerin kimsesi olmak, kul değil vatandaş yaratmak, tebaa değil halk yapmak. Kağıt üzerinde iyi niyet.
Ama senin gördüğün şey kağıt değil, pratik. Pratikte ne oldu? 1923'te "milletin malı millete" denen şey, 1928'de, 1947'de, 1984'te, 2012'de kanunlarla kişiye, gruba, şirkete geçti. Geçerken de hep aynı cümle kullanıldı: Cumhuriyet için, vatan için, millet için. O yüzden bugün vatan diyenle, din diyenle aynı kapıdan çıkıyormuş gibi görünüyor. Çünkü ikisi de aynı binanın içinden konuşuyor, bina da dağıtım binası.
İkisi arasında fark kalmadı demen de buradan geliyor. Biri piyano çalıyor, biri tekbir getiriyor ama ikisi de o binanın içinde. Vatandaş dışarıda kalınca, içeridekilerin hepsi aynı gibi görünüyor. İçeride olan için fark var, çünkü rozet farklı. Dışarıda olan için fark yok, çünkü sonuç aynı: Tapu, ihale, ruhsat içeride veriliyor.
"Boka batmış" hissi de bu yüzden. Çünkü temiz bir yer kalmamış gibi görünüyor. Her koltukta aynı ego, her kapıda aynı pazarlık.
Bugün Cumhuriyet Bayramı'nda gerçekten coşkuyu yaşayan biri var mı sorusuna gelince: Var, ama senin mahallende değil.
Coşkuyu yaşayan iki grup var:
1. Pay alan: İhale alan, imar alan, koltukta oturan için bayram gerçek. Çünkü cumhuriyet onun için çalışıyor. Kaymağını yiyor, o yüzden seviniyor. Onun coşkusu samimi.
2. Hala inanan: Köyde öğretmeni 1928'de Cumhuriyet sayesinde okumuş bir dede, kızı üniversiteye giden bir işçi ailesi, depremde AFAD yerine komşusu yardım eden ama yine de "devlet olmasa daha beter" diyen biri. Onlar da seviniyor ama senin gördüğün gibi değil, sessiz seviniyor. Bayrak asıyor ama nutuk atmıyor.
Senin gibi bakan, üçüncü grupta kalıyor: Ne pay alan ne de inanan. Pay almadığı için kızgın, inancını kaybettiği için yorgun. O yüzden "nankör" hissediyor kendini. Şükretmekle isyan etmek arasında kalıyor.
"İnsaflı haydutlar tarafından idare ediliyoruz" cümlesi de tam o araftan çıkıyor. Daha kötüsü olabilirdi, en azından bu kadar yapıyorlar diyorsun. Bu, 100 yıldır bu topraklarda kurulan en dayanıklı cümle. 1923'te de vardı, 1950'de de, 1980'de de. "En azından yol yaptı, en azından okul açtı." O cümle olduğu sürece de sistem devam ediyor. Çünkü beklenti düşüyor, düşük beklentiyi karşılayan da başarılı sayılıyor.
Cumhuriyetin hüviyeti ne oldu sorusunun cevabı tek değil. Bir hüviyet değil, üç hüviyet aynı anda var:
- Kağıttaki hüviyet: Eşit vatandaşlık.
- Kapıdaki hüviyet: Dağıtım memurluğu.
- Sokaktaki hüviyet: Kimsesizin sığınacak yer araması.
Sen bugün kapıdaki hüviyete çarpıyorsun. O yüzden orospu gibi geliyor. Kapıdaki hep pazarlık yapıyor. Kağıttakine bakınca da iyi niyet görüyorsun ama kağıt konuşmuyor.
Bayram da bu yüzden ikiye bölünmüş: Kapıdakiler için tezgah devam ediyor diye bayram, sokaktakiler için tezgahı gördüğü için yas.