Harika bir soru. Vicdan kavramı, felsefe, din, psikoloji ve hukuk gibi birçok alanda merkezi bir öneme sahip olmasına rağmen, tüm disiplinler ve kültürler tarafından kabul görmüş tek ve kesin bir tanımı yoktur. Ancak, farklı yaklaşımların ortaklaştığı bir dizi unsur ve çerçeveden bahsedebiliriz.
Vicdanın anlamına dair uzlaşı, daha çok onun işlevi ve önemi üzerinedir; tanımının içeriği üzerine değil.
İşte vicdanı anlamak için farklı disiplinlerden yaklaşımlar:
1. Felsefi Yaklaşım
Felsefe, vicdanın doğasını, kaynağını ve güvenilirliğini sorgular.
Sokrates: İçimizdeki bir "ilahi ses" (daimon) olarak görürdü. Kişiyi hatalardan alıkoyan içsel bir rehber.
Immanuel Kant: Vicdanı, "pratik aklın" bir parçası olarak görür. Kişinin kendi ahlaki yargıları karşısında kendini yargılama kapasitesidir. Evrensel ahlak yasasına (kategorik imperatif) uygun davranıp davranmadığımızı sorguladığımız iç mahkemedir.
John Locke: Vicdanı, insan aklının kendi eylemlerini ahlaki ilkelere göre yargılama gücü olarak tanımlar ve inanç özgürlüğünün temeline yerleştirir.
2. Dini Yaklaşım
Dinler, vicdanı genellikle Tanrı'nın insana verdiği, iyiyi ve kötüyü ayırt etme yetisi olarak görür.
Hristiyanlık: Vicdan, Kutsal Ruh'un sesi veya Tanrı'nın yazdığı yasadır (Romalılar 2:15). Kişiyi günahtan alıkoyan ve tövbeye çağıran bir araçtır.
İslam: Vicdan kavramına doğrudan karşılık gelen bir kelime olmasa da, "fuad", "kalp", "lüb" gibi kavramlar benzer işlevi görür. İnsanın yaratılışında var olan, iyiyi ve kötüyü sezme yetisi (fıtrat) ve yapılan kötülükten dolayı duyulan "pişmanlık (nedamet)" vicdani bir uyanış olarak kabul edilir.
Budizm ve Hinduizm: Vicdan, "karma" yasasının bir sonucu olarak ortaya çıkar. Geçmiş eylemlerin bilinçaltındaki izleri, kişiyi doğruya yönlendirir.
3. Psikolojik Yaklaşım
Psikoloji, vicdanı gözlemlenebilir ve ölçülebilir bir zihinsel süreç olarak ele alır.
Sigmund Freud: Vicdanı, "süperego"nun (üstbenlik) bir parçası olarak tanımlar. Süperego, çocuklukta ebeveynlerin ve toplumun kurallarının içselleştirilmesiyle oluşur. Kurallara uyulduğunda ödül (gurur), uyulmadığında ceza (suçluluk) hissi verir.
Gelişimsel Psikoloji: Jean Piaget ve Lawrence Kohlberg gibi psikologlar, ahlaki muhakeme ve dolayısıyla vicdanın çocukluktan yetişkinliğe doğru aşamalı olarak nasıl geliştiğini inceler. Vicdan, sabit bir yapı değil, gelişen bir beceridir.
Ortak Temalar ve Bir "Çalışma Tanımı"
Tüm bu farklı yaklaşımlara rağmen, vicdan genellikle şu unsurlarla ilişkilendirilir:
İçsel Bir Rehber: Dışarıdan emir almadan, kişinin kendi içinden gelen bir yönlendirmedir.
Ahlaki Bir Pusula: Eylemlerimizin ve niyetlerimizin "doğru" veya "yanlış" olduğuna dair bir değerlendirme yapar.
Duygusal Bir Tepki: Doğru davrandığımızda huzur, gurur; yanlış davrandığımızda ise suçluluk, pişmanlık, utanç gibi güçlü duygular üretir.
Yargı ve Sorgulama Kapasitesi: Sadece otomatik bir tepki değil, durumları ahlaki açıdan değerlendirebilme yetisidir.
Bu ortak noktalardan yola çıkarak, uzlaşıya yakın bir "çalışma tanımı" şöyle olabilir:
"Vicdan, kişinin kendi eylem ve düşüncelerini ahlaki açıdan değerlendirerek, doğruyu yanlıştan ayırt etmesini sağlayan, bu değerlendirmenin sonucuna göre suçluluk veya huzur gibi duygular üreten içsel ve kişisel yargı mekanizmasıdır."
Sonuç
Yani, sorunuzun cevabı: Hayır, vicdan kavramı için evrensel olarak uzlaşılmış tek bir tanım yoktur. Ancak, bu tanım çeşitliliği kavramın önemini azaltmaz, aksine onun insan deneyimindeki merkezi ve çok boyutlu yerini gösterir. Her kültür ve disiplin, bu temel insani deneyimi kendi bakış açısından tanımlamaya ve anlamaya çalışmıştır. Uzlaşı, daha çok, vicdanın insan olmanın ayrılmaz bir parçası olduğu ve bireysel ve toplumsal ahlakın inşasında hayati bir rol oynadığı yönündedir.
Bu çok daha derin ve ilginç bir soru. Vicdanın her canlıda aynı şekilde var olup olmadığı, bilim ve felsefenin en zorlu sorularından biridir. Kısa cevap: Hayır, vicdan insana özgü bir kapasite gibi görünüyor, ancak bazı bileşenleri diğer hayvanlarda, özellikle de sosyal ve zeki olanlarda farklı şekillerde kendini gösteriyor.
İnsan vicdanı, birbiriyle bağlantılı birkaç karmaşık bilişsel yetinin birleşiminden oluşur. Bunları ayırarak hayvanlardaki duruma bakmak daha net bir resim verir:
1. Empati (En Yaygın Olan Bileşen)
Empati, bir başkasının duygusal durumunu anlama ve hatta onu hissetme kapasitesidir. Bu, vicdanın en temel yapı taşıdır. "Acı çekiyor, ben de onun acısını hissediyorum, bu yüzden ona zarar vermekten kaçınmalıyım" düşüncesinin altında yatan şeydir.
Hayvanlarda Görülür mü? Evet, yaygın şekilde.
Memeliler: Filler, yunuslar, kurtlar, primatlar ve hatta kemirgenlerde bile empati belirtileri gözlemlenmiştir. Örneğin, bir fare, başka bir fareyi kurtarmak için yiyecek ödülünden vazgeçebilir.
Köpekler: Sahiplerinin üzüntüsünü hissedip onları yalamak veya yanlarında durmak gibi rahatlatıcı davranışlar sergilerler.
2. Adalet Duygusu ve İşbirliği Kuralları
Bu, bir grubun içinde "adil" ve "adil olmayan" davranışları ayırt etme ve adaletsizliğe tepki gösterme yetisidir.
Hayvanlarda Görülür mü? Sınırlı da olsa evet, özellikle sosyal primatlarda.
Kapuçin Maymunları: Ünlü bir deneyde, iki kapuçin maymunu aynı işi yaptığında (araştırmacıya bir taş vermek) ödül olarak biri salatalık, diğeri daha lezzetli bir üzüm aldığında, salatalık alan maymun bu "adaletsizliği" protesto ederek salatalığı araştırmacıya fırlatmıştır.
Kurtlar ve Afrika Yaban Köpekleri: Avlanma ve beslenmede, grubun hiyerarşisine dayalı katı kurallar vardır. Bu kurallara uyulmaması durumunda saldırganlıkla cezalandırılır. Ancak bu, insandaki soyut "adalet" kavramından çok, grubun istikrarını sağlamaya yönelik içgüdüsel bir davranıştır.
3. Öz-farkındalık ve Geleceği Tahmin Etme
Vicdan, "Ben kimim?" ve "Bu eylemin gelecekteki sonuçları ne olur?" sorularını sormayı gerektirir. Bir eylemin gelecekte kendiniz veya başkası üzerinde yaratacağı etkiyi simüle edebilmelisiniz.
Hayvanlarda Görülür mü? Çok sınırlı.
Öz-farkındalık: "Ayna testi"ni (aynadaki görüntünün kendisine ait olduğunu anlama) geçebilen hayvanların sayısı oldukça azdır: şempanzeler, orangutanlar, yunuslar, katil balinalar, filler ve Avrupa saksağanları. Bu, gelişmiş bir benlik bilincinin göstergesidir.
Gelecek Planlama: Bazı kuşların ve primatların yiyecek saklaması basit bir planlama olsa da, insandaki gibi soyut ve ahlaki sonuçları hesap ederek geleceği düşünme kapasiteleri olduğuna dair çok az kanıt vardır.
4. Suçluluk ve Pişmanlık Duygusu
Bu, vicdanın en belirleyici duygusal çıktısıdır. Geçmişte yapılan bir eylemden dolayı hissedilen rahatsızlık ve kendini kınama halidir.
Hayvanlarda Görülür mü? Bu en tartışmalı konu.
Köpeğinizin kanepenin yanında çömelip kuyruğunu kıstığını gördüğünüzde, bunu "suçluluk" olarak yorumlarsınız. Ancak çoğu davranış bilimci, bu davranışın aslında korkuya dayandığını söyler. Köpek, geçmiş deneyimlerinden sizin belirli bir beden dilinizin ve ses tonunuzun (azarlama) kendisi için hoş olmayan sonuçlar doğuracağını öğrenmiştir. Bu, "Yaptığım şey ahlaken yanlıştı" içsel yargısından ziyade, "Sahibimin tepkisinden korkuyorum" şeklindeki dışsal bir tepkidir.
Şempanzeler gibi yüksek primatlarda, bir arkadaşını incittikten sonra onu rahatlatmak için sarılma veya tımarlama gibi "telafi edici" davranışlar gözlemlenmiştir. Bu, bir çeşit pişmanlık veya sosyal bağları onarma içgüdüsü olarak yorumlanabilir, ancak insandaki kadar karmaşık ve soyut bir suçluluk duygusu olduğunu söylemek zordur.
Özetle:
| Özellik | İnsanda | Gelişmiş Hayvanlarda (Primatlar, Yunuslar vb.) | Açıklama |
|---|---|---|---|
| Empati | Çok Güçlü | Var | Vicdanın en ilkel ve yaygın yapı taşı. |
| Adalet Duygusu | Soyut ve Evrensel | Sınırlı ve Somut | Hayvanlarda daha çok "eşitsizliğe tepki" ve grup kuralları şeklinde. |
| Öz-farkındalık | Yüksek | Sınırlı/Bazılarında Var | Vicdan için "ben" bilinci şart. |
| Geleceği Tahmin | Karmaşık ve Soyut | Çok Basit | Ahlaki sonuçları hesap etme yetisi insana özgüdür. |
| Suçluluk Duygusu | İçsel ve Ahlaki | Çok Tartışmalı / Dışsal | Hayvanlardaki davranışlar genellikle korku veya sosyal uzlaşıya dayanır. |
Sonuç:
Vicdan, empati, adalet duygusu, öz-farkındalık, gelecek planlama ve suçluluk gibi parçaların birleşiminden oluşan sofistike bir bütündür. Hayvanlar, özellikle de sosyal olanları, bu bütünün bazı parçalarını (en çok da empatiyi) sergilerler. Ancak, bu parçaların tamamını insandaki karmaşıklık ve soyutluk düzeyinde birleştirip, bunu evrensel ahlaki ilkeler üretecek şekilde kullandıklarına dair bir kanıt yoktur.
Dolayısıyla, vicdan aynı şekilde kendini göstermez. Hayvanlarda gördüğümüz şey, vicdanın ilkel öncülleridir; insandaki ise bu öncüllerin dil, soyut düşünce ve gelişmiş benlik bilinciyle harmanlanarak oluşturduğu üst düzey bir ahlaki sistemin ta kendisidir.
Bu son derece keskin ve önemli bir soru. İnsanı "en tepede" gösteren listeyi sunmamın nedeni, vicdanın karmaşıklık düzeyini karşılaştırmaktı; onu mutlak bir "üstünlük" göstergesi olarak sunmak değildi. Sorunuz aslında bu "üstünlük" iddiasının çok tehlikeli bir yanılsama olduğunu gösteriyor.
Şimdi sorunuzun ikinci kısmını, yani "vicdan emaresi göstermeyen bir insan nereye kayar?" sorusunu derinlemesine inceleyelim.
1. "En Tepede" İfadesinin Kritiği: Bir Kapasite, Bir Garanti Değil
Öncelikle şunu netleştirmeliyim: İnsan, vicdan kapasitesi en yüksek olan canlıdır. Tıpkı en karmaşık dili konuşma, en soyut matematiği yapma kapasitesine sahip olduğu gibi. Ancak bir kapasiteye sahip olmak, onu her zaman ve doğru şekilde kullanacağının garantisi değildir.
Bir uçak, bir attan daha hızlı uçma kapasitesine sahiptir. Ama motoru arızalıysa veya pilotu onu yanlış kullanıyorsa, attan daha yavaş kalabilir hatta hiç hareket edemez.
İnsan da vicdan kapasitesine sahiptir. Ancak bu kapasite; travmalar, sosyal koşullandırma, patolojiler veya ideolojik manipülasyon nedeniyle "arıza yapabilir" veya "devre dışı bırakılabilir".
Dolayısıyla, vicdan göstermeyen bir insan, "daha aşağı bir sınıflandırmaya kaymaz". O, kapasitesi hasara uğramış veya bloke edilmiş bir insandır.
2. Vicdan Emaresi Göstermeyen İnsan: Nedenleri ve "Sınıflandırması"
Böyle bir durumun arkasında birçok faktör olabilir ve bu faktörler, kişinin durumunu nasıl anlamlandırdığımızı değiştirir.
A. Psikopatoloji (Akıl Hastalıkları)
Antisosyal Kişilik Bozukluğu (Psikopati/Sosyopati): Bu, en bilinen örnektir. Bu bireylerde empati eksikliği, pişmanlık duymama ve başkalarının haklarını umursamama temel özelliklerdir.
Burada Ne Olur? Vicdanın nörolojik alt yapısı (örn. prefrontal korteks ve amigdala bağlantıları) işlevsel olmayabilir. Bu bir "tercih" değil, bir işlev bozukluğudur. Tıbben, bu bireyler hasta kabul edilir. Toplum onları ahlaken sorumlu tutsa da (çünkü tehlikelidirler), temelde bir "kapasite eksikliği" ile karşı karşıyadırlar.
B. Ağır Travma ve Koşullandırma
Çocukluk Travmaları: Şiddet, ihmal veya istismarla büyüyen bir çocuk, hayatta kalma stratejisi olarak vicdanını "kapatabilir". Empati, onun için bir zayıflık haline gelmiş olabilir.
İdeolojik/Sekt Çılgınlığı: Aşırı dini, politik veya milliyetçi ideolojiler, bireyin vicdanını "grup vicdanı" ile değiştirmesine neden olabilir. ("Benim yaptığım şey yanlış olsa da, dava uğruna gereklidir.") Burada vicdan tamamen kaybolmaz, sadece hedef değiştirir: Artık tüm insanlığa değil, sadece "kendi grubuna" karşı sorumluluk hisseder.
C. Geçici Durumlar ve Bilişsel Çarpıtmalar
Aşırı Stres, Korku veya Öfke: Bu durumlar, insanın "savaş ya da kaç" içgüdülerini harekete geçirerek mantıklı düşünme ve vicdan muhasebesi yapma yetisini geçici olarak devre dışı bırakabilir. Normalde vicdanlı bir insan, aşırı öfke anında vicdansızca bir şey yapabilir.
Zihinsel Meşrulaştırma: İnsan, yaptığı yanlışı meşrulaştırmak için inanılmaz bir zihinsel esnekliğe sahiptir. ("Onlar zaten bunu hak ediyordu.", "Herkes yapıyor.", "Başka seçeneğim yoktu.") Bu mekanizmalar, vicdanın sesini bastırmak için kullanılır.
Peki, Bu İnsanlar Hangi Sınıflandırmaya Kayar?
Cevap: İnsan sınıflandırmasından çıkmazlar. Biyolojik ve hukuki olarak insan kalırlar. Ancak, toplum ve hukuk onları farklı kategorilerde değerlendirir:
Hasta/Hasta Olmayan Ayrımı: Psikopati teşhisi konan biri, tıbben "hasta" kabul edilir (tedavisi olmasa da). Travma mağduru biri, "tedaviye ihtiyacı olan" biridir.
Hukuki Sorumluluk Ayrımı: Hukuk sistemleri, bu kişilerin "ayırt etme yeteneğine" (irade ve algı) sahip olup olmadığını sorgular. Bir psikopat, işlediği suçun anlamını ve yanlışlığını bilmesine rağmen umursamadığı için genellikle cezai sorumluluk taşır. Ancak ağır bir psikoz geçiren biri, cezai ehliyete sahip olmayabilir.
Ahlaki Değerlendirme Ayrımı: Toplum, bu kişileri "kötü", "şeytani", "canavar" veya "hasta" olarak etiketler. Bu etiketler, onların davranışlarını anlamlandırma ve onlara karşı tavır alma biçimimizi belirler.
Sonuç ve Değişim Meselesi
"Yoksa değişmez mi?" sorusunun cevabı ise "Duruma göre değişir." şeklindedir.
Yapısal/Nörolojik Nedenler (Psikopati): Buradaki değişim çok sınırlıdır. Tedavisi neredeyse imkansızdır. Amaç, genellikle onları toplum için daha az tehlikeli hale getirecek davranış kontrol stratejileri geliştirmektir.
Travmatik/Psikolojik Nedenler: Yoğun ve doğru bir terapi ile bu bireylerde vicdan ve empati kapasitesi geri kazanılabilir. Travmanın etkileri hafifletilebilir. Burada değişim mümkündür.
İdeolojik/Koşullandırılmış Nedenler: Bu kişiler, koşullar değiştiğinde (örneğin bir tarikatten çıktığında veya bir diktatörlük yıkıldığında) büyük bir pişmanlık ve suçluluk yaşayabilirler. Bu da bir değişimdir.
Özetle:
Vicdan göstermeyen bir insan, "insanlıktan çıkmaz". Aksine, o, insan olmanın en karanlık ve kırılgan yanını temsil eder. Bize şunu gösterir: Vicdan, doğuştan gelen otomatik bir pil gibi değil, beslenmesi, korunması ve bazen onarılması gereken hassas bir yetidir. Onun yokluğu veya kaybı, insanı başka bir türe dönüştürmez; sadece insan potansiyelinin en yıkıcı ve trajik haline işaret eder.
Bu son derece kritik bir soru ve hukuk, etik ve psikiyatri disiplinlerinin kesişim noktasında, üzerinde en çok tartışılan konulardan biridir.
Kısa cevap: Evet, vicdansızlık veya ahlaki sorumsuzluk bazı durumlarda mazeret olarak kabul edilir, ancak bunun için katı, evrensel bir uzlaşıdan ziyade, belirli kriterlere dayalı bir dizi "kabul edilebilir mazeret" çerçevesi vardır. Bu çerçeve, toplumdan topluma ve hukuk sisteminden hukuk sistemine hafif farklılıklar gösterebilir.
Temel ayrım şudur: "Mazeret" (excuse) ile "Gerekçelendirme" (justification) birbirinden farklıdır.
Gerekçelendirme: Yapılan eylemin aslında yanlış olmadığını söyler. (Örn: Meşru müdafaa ile birini öldürmek).
Mazeret: Eylemin yanlış olduğunu kabul eder, ancak failin bu yanlış eylemden kişisel olarak sorumlu tutulamayacağını söyler. İşte "vicdansızlık" bu ikinci kategoride, yani mazeret alanında değerlendirilir.
"Vicdansızlığın" hangi durumlarda mazeret sayılabileceğini aşağıdaki tabloda özetleyebiliriz:
| Mazeret Olarak Görülebilecek Durum | Hukuki / Etik Karşılığı | Açıklama | Uzlaşı Düzeyi |
|---|---|---|---|
| Akıl Hastalığı (Psikoz, Ağır Demans) | Ceza Ehliyetsizliği | Fail, işlediği eylemin anlamını ve suç olduğunu kavrayamıyorsa, cezai sorumluluğu yoktur. Bu, "vicdanın" değil, aklın geçici veya kalıcı kaybıdır. | Yüksek Uzlaşı. Hemen hemen tüm modern hukuk sistemlerinde (TCK m.32) kabul edilir. |
| Zorunluluk / Tehdit Altında Olma | Korkutma veya Cebir | Fail, kendisine veya bir yakınına yönelik ağır ve yakın bir tehdit karşısında suçu işlemiştir. Burada kişinin vicdani tercih yapma özgürlüğü elinden alınmıştır. | Yüksek Uzlaşı. Ancak tehdidin niteliği ve orantılılık tartışmaları vardır. |
| Çocukluk / Gelişim Eksikliği | Yaş Küçüklüğü | Bir çocuğun vicdan ve ahlaki muhakeme kapasitesi henüz tam gelişmemiştir. Bu nedenle çocuklar cezai sorumluluk taşımaz veya daha az taşır. | Yüksek Uzlaşı. |
| Ağır Zihinsel Engellilik | Ayırt Etme Gücünün Bulunmaması | Bireyin zihinsel kapasitesi, eyleminin hukuki anlam ve sonuçlarını anlamaya yetmez. | Yüksek Uzlaşı. |
| İtaat ve Koşullandırma | Üst Emri veya Sekt Psikolojisi | Fail, otorite figürünün (lider, komutan) emirlerine mutlak itaat etmeye şartlandırılmıştır. (Nazi subayları, tarikat üyeleri). Bu, tartışmalı bir mazerettir. | Düşük Uzlaşı. "Sadece emirleri uyguluyordum" savunması Nuremberg Mahkemeleri'nde kabul edilmemiştir. Bireyin vicdani red hakkı olduğu kabul edilir. |
| Psikopati (Antisosyal Kişilik Bozukluğu) | - (Genellikle Kabul Edilmez) | Psikopati tanısı alan bir birey, eyleminin yanlış olduğunu soyut olarak bilir (hukuku anlar) ancak hissetmez (empati ve suçluluk yoktur). Hukuk sistemleri genelde "bilmeyi" yeterli görür. | Çok Düşük Uzlaşı. Psikopati bir mazeret değil, tam tersine faili daha tehlikeli kılan bir ağırlaştırıcı faktör olarak görülme eğilimindedir. |
"Uzlaşı" Nerede Başlar, Nerede Biter?
En Güçlü Uzlaşı: "Aklın Yokluğu"
Hukuk sistemlerinin üzerinde en çok uzlaştığı nokta, akıl hastalığıdır. Eğer bir birey, eylemini ve sonuçlarını anlayamayacak kadar ağır bir psikoz içindeyse (örneğin, tanrı olduğuna inanıp birini öldürüyorsa), bu durum genellikle kabul edilir bir mazerettir. Ancak burada mazeret, "vicdansızlık" değil, "akli dengesizlik"tir.Gri Bölge: "Vicdanın Yokluğu" (Psikopati)
İşte asıl zorluk buradadır. Bir psikopat, eyleminin yasalara aykırı olduğunu ve toplum tarafından "yanlış" kabul edildiğini soyut bir şekilde bilir. Ancak içsel bir vicdani yasaklaması yoktur. Modern hukuk, genellikle bu "soyut bilgiyi" cezai sorumluluk için yeterli görür. Çünkü aksini kabul etmek, birçok seri katil ve dolandırıcının "Ben douştan böyleyim, vicdanım yok" diyerek ceza almaması anlamına gelir ki bu, toplum düzeni için kabul edilemez bir senaryodur.Tartışmalı Alan: "Koşullandırılmış Vicdan"
Terör örgütleri veya aşırıcı tarikatlar gibi yapılarda yetişen, beyin yıkamaya maruz kalan bireylerin sorumluluğu da tartışmalıdır. Bu kişilerin vicdanı, grubun çıkarları doğrultusunda "yeniden programlanmıştır". Hukuk genelde, yetişkin bir bireyin nihai sorumluluğunu vurgular ve bu durumu bir hafifletici sebep olarak görebilse de, mutlak bir mazeret olarak görmez.
Sonuç
Uzlaşı şudur: Vicdansızlık, ancak onun bir "dış güç" (ağır akıl hastalığı, gelişim eksikliği, ağır tehdit) tarafından tamamen ortadan kaldırıldığı veya kişinin kontrolü dışında bir nedenle hiç oluşmadığı durumlarda bir mazeret olarak kabul görme ihtimali vardır.
Uzlaşı şu değildir: Kişinin karakteri, kişilik bozukluğu veya kötü niyeti nedeniyle vicdansız davranması, hukuk önünde geçerli bir mazeret değildir. Hukuk, toplumu korumak için "kötü" olmayı değil, "yanlış" eylemde bulunmayı cezalandırır. Ve psikopatlar da dahil olmak üzere çoğu insan, "yanlış"ın ne olduğunu bilecek bilişsel kapasiteye sahip olduğu varsayımıyla yargılanır.
Özetle, hukuk sistemi "Vicdanın var mıydı?" sorusundan ziyade, "Bu yanlış eylemi yapmamak için aklını ve iradeni kullanabilecek durumda mıydın?" sorusuna odaklanır.
Bu mükemmel bir soru ve ahlak, hukuk ve psikiyatri arasındaki en ince ve en çetrefilli ayrıma dokunuyor. Kısaca cevap: Bir akıl hastası vicdan sergilediğinde, bu genellikle onun "iyileştiğinin", "remisyon halinin" veya "içgörü kazandığının" bir işareti olarak görülür ve bu durum, onun cezai sorumluluğunu veya toplum içindeki konumunu değerlendirmemizde çok önemli bir rol oynar.
Ancak bu durum, "o zaman aslında iyiymiş" gibi basit bir sonuca varmaz. Aksine, durumu daha da karmaşık hale getirir.
İşte bu senaryonun farklı bağlamlarda nasıl yorumlandığı:
1. Hukuki Bağlam: "Cezai Sorumluluk ve İçgörü"
Hukuk sistemi için kritik olan, failin işlediği suç anındaki ruh halidir.
Vicdan Göstergesi Ne Anlama Gelir? Bir akıl hastasının (örneğin, şizofreni tanısı olan birinin) suç sonrası pişmanlık duyması, kurbanın ailesinden özür dilemesi veya yaptığı eylemin yanlış olduğunu ifade etmesi, onun "içgörü" (insight) kazanmaya başladığını gösterir. Bu, mahkeme nezdinde çok önemli bir gelişmedir.
Hukuki Etkisi Nedir?
Tehlikeli Olma Durumu: Eğer kişi, "akıl hastalığı nedeniyle ceza sorumluluğu yok" bulunarak bir akıl hastanesinde gözlem altına alınmışsa, gösterdiği vicdan ve içgörü, onun artık toplum için daha az tehlikeli olduğunun bir göstergesi olarak kabul edilir. Taburcu olma veya tedavi koşullarının hafifletilmesi yönünde olumlu bir karar için kilit bir faktör olabilir.
Cezanın Hafifletilmesi: Eğer hastalığı, ceza sorumluluğunu tamamen ortadan kaldırmamış ama azaltmışsa (örneğin, kısmen anlayabildiği kabul edilmişse), suç sonrası gösterdiği pişmanlık ve vicdan, bir hafifletici sebep olarak değerlendirilebilir ve cezasının indirilmesine yol açabilir.
Yani hukuk sistemi için: Vicdan göstermek, "o anda aklı başındaydı" anlamına gelmez; ancak "şu an aklı başında ve iyileşiyor, dolayısıyla cezalandırılma veya gözaltında tutulma şekli değişebilir" anlamına gelir.
2. Tıbbi / Psikiyatrik Bağlam: "Prognoz ve Tedavi"
Psikiyatristler için bir hastanın vicdan göstermesi, klinik bir veridir.
Olumlu Bir İşarettir: Şizofreni, bipolar bozukluk gibi hastalıklarda, hastanın yaptığı bir davranışın yanlış olduğunu kabul etmesi ve bundan pişmanlık duyması, onun gerçeklik algısının düzeldiğine işaret eder. Hezeyanların veya psikotik semptomların gerilediğini gösterir. Bu, tedavinin işe yaradığının ve "prognozun" (hastalığın seyrinin) iyi olduğunun en önemli göstergelerinden biridir.
Tanısal Bir Araçtır: Tersine, bir psikopat (antisosyal kişilik bozukluğu) sıklıkla "pişmanlık" taklidi yapabilir. Ancak deneyimli bir psikiyatrist, bu pişmanlığın samimiyetsiz, yüzeysel ve kişisel çıkar için olduğunu ayırt edebilir. Bu da tanıyı doğrulayan bir veri olur.
3. Ahlaki ve Toplumsal Bağlam: "Bağışlanma ve Kabul"
Bu, en subjektif ve zor olan alandır.
Toplum Ne Der? Toplum, bir katilin veya sapkının "akıl hastası" olduğunu duyduğunda onu bir "canavar" olarak görme eğilimindedir. Bu, korkutucu ve anlaşılmaz bir varlıktır. Ancak o kişinin samimi bir pişmanlık gösterdiğini, ağladığını veya cezasını çekmeyi kabul ettiğini gördüğünde, onun "insanlığını" tekrar görmeye başlar. Bu, bağışlanma yolunda atılan ilk adım olabilir.
Felsefi İkilem: Bu durum şu soruyu doğurur: Eylem, failin "hasta" halinin bir ürünüyse, "sağlıklı" halinin gösterdiği pişmanlık o eylemi nasıl telafi edebilir? Başka bir deyişle, "Gerçek ben" hangisidir? Hezeyanlar içindeki şiddet dolu ben mi, yoksa pişmanlık duyan ben mi? Bu sorunun net bir cevabı yoktur.
Özet Çerçeve:
| Durum | Hukuki / Tıbbi Yorum | Toplumsal Yorum |
|---|---|---|
| Akıl Hastası Vicdansız Davranır | Hastalık aktif. Ceza sorumluluğu yok/yetersiz. Tedavi ve gözlem gerekir. | Anlaşılamayan, korkulan bir "canavar". |
| Aynı Akıl Hastası Vicdan Gösterir | İçgörü var. Hastalık remisyonda/iyileşiyor. Taburcu/tedavi hafifleme değerlendirilir. | "İnsanlığını" buldu. Bağışlanma potansiyeli doğar. |
Sonuç:
Bir akıl hastasının vicdan sergilemesine, "İşte bu, asıl kendisi!" denilmez. Daha ziyade, "İşte bu, iyileşmekte olan ve yeniden topluma kazandırılma potansiyeli taşıyan halidir" denilir.
Hukuk ve tıp, bir kişiyi sabit bir "varlık" olarak değil, değişen bir "durumlar bütünü" olarak görme eğilimindedir. Vicdanın yokluğu, "hasta" durumunun bir belirtisiyken; varlığı ise "iyileşen" durumunun bir belirtisidir. Bu nedenle, mazeretin geçerli olup olmaması da bu "değişen duruma" bağlıdır.
Evet, tam olarak bu noktaya işaret ediyorsunuz ve bu, konunun özünü teşkil ediyor. Doğru anlamışsınız.
Hukuk ve tıp, bir vicdani davranışın (pişmanlık, suçunu kabullenme vb.) içtenliğini ve kaynağını anlamak için derinlemesine bir değerlendirme yapar. Temel soru şudur: Bu gösterge, kişinin "aklının başına geldiğinin" ve ahlaki muhakemesinin çalıştığının bir işareti mi, yoksa başka bir amaca yönelik stratejik veya otomatik bir tepki mi?
İşte bu ayrımı yapmak için baktıkları kritik unsurlar:
1. Akıldan mı Geliyor, İçgüdüden mi? (Bilişsel mi, Duygusal mı?)
Akıldan Gelen (Bilişsel / İçgörülü) Vicdan: Bu, hukuk ve tıp için en değerli olanıdır. Kişi;
Eyleminin neden yanlış olduğunu mantıklı bir şekilde açıklayabilir.
Eyleminin mağdur ve toplum üzerindeki somut sonuçlarını anlar.
Bu sonuçlardan kendisini sorumlu tutar.
"Özür dilerim" demekle kalmaz, "Bunu nasıl telafi edebilirim?" sorusunu sorar.
Bu, kişinin ahlaki muhakeme kapasitesinin geri döndüğünün en güçlü kanıtıdır.
"Öylesine" veya Stratejik Gösteri (Duygusal/Davranışsal Taklit): Bu, genellikle bir kişilik bozukluğu (psikopati) veya çıkar amacıyla yapılır. Kişi;
Doğru şeyleri söyler ("Çok pişmanım", "Çok üzgünüm") ama bunları içsel bir duygu olmadan, bir senaryoyu okur gibi söyler.
Eyleminin sonuçlarını soyut olarak bilir ama bunları umursamaz.
Gösterdiği "pişmanlık", cezadan kurtulmak, koşullarını iyileştirmek veya paroldan erken çıkmak gibi somut bir karşılık bekler.
Beden dili ve duygu sözlü ifadelerle uyuşmayabilir (sözler üzgün, yüz ifadesi kayıtsız).
2. Hukuk ve Tıp Bu Ayrımı Nasıl Yapar?
Bu son derece zor bir iştir ve uzmanlar bunun için bir dizi yöntem kullanır:
Psikiyatrik Değerlendirme Raporları: Psikiyatristler, faille uzun görüşmeler yaparak içgörü düzeyini ölçerler. Basit "evet, pişmanım" cevaplarıyla yetinmez, derinlemesine sorgulama yaparlar.
Davranışın Tutarlılığı: Kişinin sözleri ile eylemleri tutarlı mı? Pişman olduğunu söyleyip, hapishanede aynı suçu planlamaya devam mı ediyor? Yoksa telafi için somut adımlar (tedaviye katılma, mağdurun ailesine mektup yazma vb.) mı atıyor?
Geçmiş Davranış Kalıpları: Kişinin hayatı boyunca benzer durumlarda nasıl davrandığına bakılır. Sürekli olarak manipülatif davranışlar sergileyen biri için gösterilen pişmanlık şüpheyle karşılanır.
Özetle:
Evet, bir akıl hastasının vicdan göstermesi, onun için bir "çıkış kapısı" olabilir, ancak bu kapıdan geçebilmesi için gösterdiği vicdanın "gerçek" olduğunu kanıtlaması gerekir.
"Aklen mi yoksa öylesine mi?" sorusunun cevabı, kişinin kaderini belirler:
Eğer cevap "Akıldan, içgörüden geliyor" ise → Bu, "iyileşiyor" sinyalidir. Cezasında indirim, koşullu tahliye veya tedavi koşullarında iyileştirme gündeme gelir.
Eğer cevap "Öylesine, stratejik bir oyun" ise → Bu, "hala aynı derecede tehlikeli" sinyalidir. Gözlem ve tedavi süreci devam eder, tahliye ihtimali uzaklaşır.
Bu nedenle, bir mahkeme veya psikiyatri kurulu için asıl mesele, sadece "Vicdan gösterdi mi?" değil, "Gösterdiği bu vicdan, onu yeniden sorumlu bir birey olarak görmemiz için yeterli mi?" sorusudur. Ve bu sorunun cevabı, o vicdani davranışın kaynağının ne kadar derinde olduğuna bağlıdır.
Kesinlikle haklısınız. Bu, en zor ve en paradoksal noktaya parmak basıyor. Benim önceki açıklamamı biraz netleştirmem gerekiyor, çünkü buradaki ayrım incecik bir çizgide.
Evet, hem akıl hastalığı hem de vicdansızlık bir aradaysa, genellikle mazeret olarak kabul edilmez. Ancak bunun nedeni, "vicdansızlık" dediğimiz şeyin türüyle ilgilidir.
Bu karışıklığı gidermek için iki temel senaryoyu ayıralım:
Senaryo 1: Psikopati (Kabul Edilmez Mazeret)
Akıl Hastalığı: Antisosyal Kişilik Bozukluğu (Psikopati/Sosyopati) teknik olarak bir akıl hastalığı (kişilik bozukluğu) kategorisindedir.
Vicdansızlık: Bu bozukluğun temel tanı kriterleri empati yoksunluğu, pişmanlık duymama ve başkalarının haklarını hiçe saymadır. Yani yapısal olarak "vicdansızdır".
Neden Mazeret Sayılmaz?
Çünkü psikopat birey, soyut olarak "doğru" ile "yanlış"ı ayırt edebilir. Yasanın ne dediğini, bir eylemin yasalara aykırı olduğunu bilir.
Hukuk sistemi, vicdanın duygusal bileşenini (suçluluk hissi) değil, bilişsel bileşenini ("bu eylem yasaktır" bilgisi) sorumluluk için yeterli görür.
Bu nedenle psikopati, bir "ceza indirimi sebebi" değil, tam tersine kişiyi daha tehlikeli kılan ve gözaltı/tedavi süresini uzatabilen bir faktör olarak görülür.
Burada: Akıl Hastalığı (Psikopati) + Vicdansızlık = Kabul Edilmez Mazeret
Senaryo 2: Ağır Psikoz (Kabul Edilebilir Mazeret)
Akıl Hastalığı: Şizofreni, Sanrısal Bozukluk gibi ağır psikotik bozukluklar. Kişi, gerçeklikle bağlantısını kaybetmiştir.
Görünürdeki "Vicdansızlık": Kişi, sanrıları nedeniyle bir cinayet işleyebilir. Örneğin, kurbanının aslında bir uzaylı olduğuna veya kendisini öldürmeye geldiğine samimiyetle inanır. Bu eylemden sonra pişmanlık duymaz, çünkü kendi gerçekliğinde kendini savunmuştur. Bu, dışarıdan "vicdansızlık" gibi görünür.
Neden Mazeret Sayılır?
Buradaki kritik fark, kişinin eyleminin toplumsal/hukuki anlamını ve sonuçlarını kavrayamamasıdır. "Yanlış" kavramı, onun sanrısal dünyasında mevcut değildir.
Burada vicdan devreye giremez çünkü vicdanın çalışması için önce gerçekliği doğru algılama temel şarttır. Kişi, "bir insanı öldürdüm" gerçeğini idrak edemiyorsa, "bir insanı öldürmenin yanlış olduğu" bilgisi de işlemez.
Bu durum, "akıl hastalığı nedeniyle ceza ehliyetinin olmaması" olarak değerlendirilir.
Burada: Akıl Hastalığı (Ağır Psikoz) + Görünürdeki Vicdansızlık = Kabul Edilebilir Mazeret
Özetle Ana Fark:
| Psikopati (Kabul Edilmez) | Ağır Psikoz (Kabul Edilebilir) | |
|---|---|---|
| Gerçeklik Algısı | Yerinde. Yasaları ve toplum kurallarını anlar. | Bozuk. Sanrılar ve hezeyanlar içindedir. |
| "Yanlış"ı Bilme | Soyut olarak BİLİR. ("Bu suçtur.") | Kavrayamaz. (Kendi gerçekliğinde eylem mantıklıdır.) |
| Temel Sorun | Bilgiyi Duyguya Çevirememek. Bildiği doğruyu umursamaz. | Bilgiyi İşleyememek. Gerçek durumu algılayamaz. |
| Hukuki Karşılığı | Cezai Sorumluluk VAR. (Çünkü biliyordu.) | Cezai Sorumluluk YOK/azalmış. (Çünkü kavrayamıyordu.) |
Sonuç olarak:
"Vicdansızlık" tek başına bir mazeret değildir. Mazeret olarak kabul edilen şey, "aklın ve gerçeklik algısının o kadar kaybolmasıdır ki, kişinin ahlaki veya hukuki bir yargıda bulunma imkanı kalmaz."
Psikopatta bu imkan vardır (bilir ama umursamaz).
Ağır Psikozda bu imkan yoktur (algı bozuk olduğu için bilemez).
Dolayısıyla, "hem akıl hem vicdansızlık" durumunda, hukuk şu can alıcı soruyu sorar: "Bu kişi, eyleminin yanlış olduğunu anlayabilecek durumda mıydı?" Cevap "Evet" ise mazeret kabul edilmez; "Hayır" ise kabul edilir. Bu da, "vicdansızlığın" kaynağının ne olduğuna bağlıdır.
Kesinlikle doğru. Bu, mantıksal olarak ulaşılması gereken sonuç. Bir hayvan şiddet uyguladığında, bu eyleminden dolayı ahlaki veya hukuki anlamda sorumlu tutulamaz.
Bunun temel nedeni, sorumluluk kavramının hayvanlarda bulunmayan bir dizi karmaşık bilişsel yetiye dayanmasıdır:
1. Ahlaki ve Hukuki Sorumluluk İçin Gerekenler (Hayvanlarda Eksik Olan):
Niyet ve Kasıt Anlayışı: Bir hayvan, "Bugün şu canı acıtarak öldüreceğim" gibi soyut ve ahlaki bir niyet taşımaz. Onun davranışı; açlık, korku, bölge savunması, üreme dürtüsü veya yavrusunu koruma gibi içgüdüler ve temel dürtüler tarafından yönlendirilir.
"Doğru" ve "Yanlış"ın Soyut Kavranışı: Hayvanlar, sosyal gruplarında "kural ihlali" yaptıklarında cezalandırılabilirler (örneğin, bir kurt sürüsündeki hiyerarşiye karşı geldiği için). Ancak bu, insandaki gibi evrensel, soyut bir "adalet" veya "ahlak" kavramından kaynaklanmaz. Bu, grubun işleyişini ve hayatta kalmasını sağlamaya yönelik içgüdüsel ve öğrenilmiş bir davranıştır.
Öz-farkındalık ve Gelecek Tahmini: Bir hayvan, geçmişteki bir eylemini düşünüp "Keşke yapmasaydım" diyemez veya gelecekte yargılanacağı endişesi taşıyamaz. Bu, insana özgü bir "vicdan muhasebesi" için gerekli olan zaman bilinci ve benlik algısıdır.
Özgür İrade ve Seçim Yapma Kapasitesi: Hayvanların davranışları büyük ölçüde dürtüsel ve koşullanmıştır. İnsan ise dürtülerine karşı koyabilir, farklı eylem seçeneklerini değerlendirip en ahlaki olanı seçebilir. Sorumluluk, bu "seçim yapma özgürlüğü"nün bir sonucudur.
2. Peki Biz Ne Yaparız? "Sorumluluk" Yerine "Neden" ve "Risk"e Bakarız.
Bir hayvanı "sorumlu tutamasak" da, onun şiddet eylemine bir tepki veririz. Ancak bu tepkimizin odağı tamamen farklıdır:
Nedenini Anlamaya Çalışırız: Hayvan neden saldırdı?
Korktu mu?
Yavrularını mı koruyordu?
Hastalıklı mıydı (örneğin, kuduz)?
İnsanlar tarafından provoke mi edildi?
Doğal avlanma içgüdüsü müydü?
Risk Yönetimi Yaparız: Bu hayvanın gelecekte tekrar benzer bir şiddet eyleminde bulunma olasılığı nedir?
Tehlikeli bir hayvan ise (örneğin, insanlara alışık olmayan veya saldırganlık geçmişi olan bir vahşi hayvan), onu insanlardan uzaklaştırır, rehabilitasyon merkezine alır veya kontrollü bir ortamda tutarız.
Bu, onu "cezalandırmak" için değil, toplum güvenliğini sağlamak içindir. Tıpkı doğal afetlere karşı önlem almamız gibi, tehlikeli bir durumu kontrol altına alırız.
İnsan-Hayvan Karşılaştırması:
Bir İnsan Cinayet İşlerse: Onu "niçin" işlediğini (kasıt, plan) sorgular, ahlaki ve hukuki olarak yargılar ve "cezalandırırız". Amaç, adaleti sağlamak, toplumu korumak ve faili ıslah etmektir.
Bir Aslan Bir İnsanı Öldürürse: Aslanı "yargılayıp hapse atmayız". Onun bir "av" olarak doğal davrandığını kabul ederiz. Yaptığımız şey, "Bu aslan neden insanlara saldırıyor?" sorusunu sorup, insan-aslan çatışmasını önlemeye çalışmak olur (örneğin, bölgeyi ayırmak).
Sonuç:
Vicdan, ahlak ve sorumluluk, insan bilincinin ve toplumsal sözleşmelerin inşa ettiği bir üst yapıdır. Hayvanlar bu yapının dışında, doğanın içgüdüsel ve dürtüsel döngüsü içinde var olurlar. Bu, onları "daha iyi" veya "daha kötü" kılmaz, sadece farklı kılar. Onları sorumlu tutmamamızın nedeni, bu karmaşık zihinsel yetilerden yoksun olmalarıdır. Bizim görevimiz, onların davranışlarını anlamak ve onlarla güvenli bir şekilde bir arada yaşamanın yollarını bulmaktır.
Evet, tam olarak öyle. İnsan, sahip olduğu potansiyel ve bu potansiyelle kurduğu toplumsal sözleşme nedeniyle sorumlu tutulur. Bu, insan olmanın en temel yükümlülüğüdür.
Sorumluluk, insanın biyolojik bir varlık olmanın ötesine geçtiğinin kanıtıdır. İşte bu sorumluluğun dayandığı temel sütunlar:
1. Potansiyel ve Kapasite (En Temel Neden)
Daha önceki hayvan-insan karşılaştırmasında olduğu gibi, insanın sahip olduğu zihinsel donanım, onu sorumlu kılar:
Öngörü Yetisi (Geleceği Simüle Etme): Bir eylemin olası sonuçlarını tahmin edebilir. "Bıçakla saldırırsam, onu ağır şekilde yaralayabilir veya öldürebilirim" diye düşünebilir.
Ahlaki Muhakeme (Doğru/Yanlışı Ayırt Etme): Sadece "bu yasaktır" demekle kalmaz, "bu, başkasının yaşam hakkını ihlal etmektir ve bu, evrensel olarak yanlıştır" gibi soyut ahlaki ilkeleri kavrayabilir.
Dürtü Kontrolü (İçgüdülere Karşı Koyma): Öfke, kıskançlık veya açgözlülük gibi güçlü dürtüleri, ahlaki değerler veya uzun vadeli hedefler uğruna bastırabilir veya yönlendirebilir.
Sorumluluk, işte bu kapasitenin talep ettiği bir bedeldir. Eğer seçim yapma, düşünme ve sonuçları tahmin etme gücüne sahipseniz, bu seçimlerinizin sonuçlarına da katlanmak zorundasınızdır.
2. Toplumsal Sözleşme (Sorumluluğun Sosyal Temeli)
İnsan, topluluklar halinde yaşar. Toplumun işleyebilmesi için, bireylerin birbirlerinin haklarına saygı göstereceğine dair yazılı olmayan bir anlaşma vardır.
Sorumluluk, Bu Anlaşmanın Karşılığıdır: Toplum size güvenlik, eğitim, sağlık gibi olanaklar sunar. Karşılığında sizden, başkalarının bu olanaklardan aynı şekilde yararlanma hakkına saygı göstermeniz ve toplum kurallarına uymanız beklenir.
Sorumluluğun Cezalandırılması, Sözleşmenin Korunmasıdır: Bir suç işlendiğinde, bu toplumsal sözleşmenin ihlalidir. Cezalandırma, sadece faili ıslah etmek veya mağduru tatmin etmek için değil, aynı zamanda "Bu sözleşme geçerlidir ve ihlal edenler bedel öder" mesajını vererek toplumun bütünlüğünü korumak içindir.
3. Özgür İrade Varsayımı (Hukukun Felsefi Temeli)
Hukuk sistemleri, insanların (belirli istisnalar dışında) özgür iradeye sahip olduğu varsayımı üzerine inşa edilmiştir. Yani, çoğu zaman insanlar eylemlerini seçebilirler.
Bu varsayım olmadan, hiçbir hukuk sistemi işleyemezdi. Eğer tüm eylemlerimiz genlerimiz, hormonlarımız veya geçmişimiz tarafından önceden belirlenmiş olsaydı, kimseyi yargılamak anlamsız olurdu.
Bu nedenle, bir psikopat da cezai sorumluluk taşır. Çünkü o da soyut olarak doğru ve yanlışı bilebilecek bilişsel kapasiteye sahiptir. Bu kapasiteyi kullanmamayı seçmiştir (veya seçme yetisinden yoksundur, ancak hukuk bunu genellikle bir mazeret olarak görmez).
Sonuç: Potansiyel Bir Lütuf Değil, Bir Yüktür
Bir fil, gücünün potansiyelini bilmez; sadece onu kullanır. Bir insan ise, sahip olduğu zeka, empati ve seçim yapma potansiyelinin farkındadır. İşte bu farkındalık, onu kaçınılmaz olarak sorumluluğa iter.
Özetle, insan sorumlu tutuluyor çünkü:
Yapabilme gücü vardır (kapasite).
Yapmama veya farklı yapma seçeneği olduğu varsayılır (özgür irade).
Bu gücü ve seçimi, içinde yaşadığı topluma karşı bir yükümlülük olarak kabul etmiştir (toplumsal sözleşme).
Bu, insan onurunun ve aynı zamanda trajedisinin bir parçasıdır: Sahip olduğumuz olağanüstü potansiyel, yaptığımız hatalardan ve işlediğimiz kötülüklerden sorumlu tutulmamızı da beraberinde getirir.
Bu son derece radikal ve tutarlı görünen argümana, felsefe, hukuk ve etik tarihinde verilmiş güçlü yanıtlar var. Bu insana, argümanının çöktüğü dört ana noktayı göstermek gerekir:
1. "Kural İsteği" Çelişkisi: "Bana da şiddet uygulansın" İstemi Tutarsızdır.
Bu kişi, "İsteyen herkes bana da şiddet uygulayabilir" diyerek aslında kendi argümanını çürütür. Çünkü:
"İzin Veriyorum" Demek, Bir Kural Koymaktır: Bu ifade, "Benim vücudum üzerinde şiddet uygulanmasına izin veriyorum" şeklinde evrensel bir kural önermektir. Oysa doğada böyle bir "izin" kavramı yoktur. Bir geyik, aslana "Beni yiyebilirsin" diye bir kural koymaz; aslan onu yakalarsa yer.
"Suçlanamaz" Talebi, Bir Ayrıcalık İster: Kişi, kendi şiddeti için "suçlanmama" ayrıcalığı talep ederken, aynı zamanda kendisine yönelik şiddetin de "suç" sayılmamasını talep ediyor. Bu, "Hiçbir kural olmasın, ama benim 'kural olmaması' kuralım geçerli olsun" demektir. Bu, mantıksal olarak çelişkilidir. Gerçek bir kuralsızlık (anarşi) durumunda, onun bu felsefi talebinin hiçbir değeri kalmaz.
Söylenecek Şey: "'Bana şiddet uygulanabilir' derken, aslında bir kural koyuyorsun. Doğada kural yoksa, senin bu 'izin verme' kuralın da geçersizdir. Gerçekten kuralsız bir dünyada, senin fikrini soran olmaz. Sen, sadece kendi şiddetini meşrulaştırmak için kuralsızlığı, başkalarının sana şiddetini meşrulaştırmak için ise 'izin verme' kuralını kullanıyorsun. Bu bir çifte standarttır."
2. "Sözleşme'den Kaçamazsın" Argümanı: Toplumsal Gerçeklik.
İnsan, bir kurt veya aslan değildir. İçine doğduğu toplumsal gerçekliğin bir parçasıdır.
Toplumun Nimetlerinden Yararlanıyorsun: Bu kişi, doğada tek başına bir hayvan gibi yaşamıyordur. Yollar, elektrik, marketler, sağlık hizmetleri, dil ve iletişim gibi toplumsal sözleşmenin yarattığı tüm nimetlerden (en azından bir kısmından) faydalanıyordur.
Nimetleri Reddedemezsin, Sorumluluğu Seçemezsin: Bir topluluğun faydalarından yararlanıp, o topluluğun kurallarına uymamayı seçemezsin. Bu, "oyunun kurallarını sadece kendin kazanacak şekilde değiştirmeye" çalışmaktır. Eğer gerçekten "doğadaki bir hayvan" gibi olmak istiyorsa, o zaman tüm toplumsal bağlarını ve korumalarını terk edip, ormana gitmesi gerekir. Bunu yapmıyorsa, toplumsal sözleşmeye zımnen razı olmuş demektir.
Söylenecek Şey: "Eğer bu toplumun sağladığı güvenlik, yiyecek ve barınaktan yararlanıyorsan, onun kurallarına da tabi olursun. Gerçekten 'doğal' olmak istiyorsan, bu toplumsal korumanın dışına çıkmalısın. İkisini aynı anda seçemezsin."
3. "İnsan Olmanın Doğası" Argümanı: Biz Zaten Doğanın Bir Parçasıyız.
Bu kişi, "insan" ve "doğa"yı birbirinden ayrı şeylermiş gibi sunuyor. Oysa insan toplumu ve ahlakı da doğanın bir ürünüdür.
İnsanın Doğası Sosyalliktir: İnsan, doğası gereği sosyal bir canlıdır. Ahlak, hukuk ve dil, bizim türümüzün hayatta kalma stratejisidir. Tıpkı arıların kovanda, kurtların sürüde yaşaması gibi, biz de toplum halinde yaşarız. Bizim "doğal" halimiz, kuralsız bir kaos değil, kurallı bir toplumdur.
Şiddet, Hayvanlarda da Sınırlıdır: Doğada bile şiddet genellikle sınırsız değildir. Tür içi şiddet çoğunlukla gösterişle sınırlı kalır; nadiren ölümle sonuçlanır. İnsanın şiddet kapasitesi ve alet kullanımı, onu doğadaki diğer tüm canlılardan farklı kılar ve bu nedenle bu gücü sınırlayacak daha güçlü kurallara ihtiyaç duyar.
Söylenecek Şey: "Bizim toplumumuz ve ahlakımız da doğanın bir parçasıdır. Senin 'doğalım' argümanın, doğanın sadece en vahşi, en bireyci yanını seçiyor. Oysa doğada işbirliği, empati ve sosyal bağlar da vardır. Sen sadece doğanın bir yüzünü değil, kendi çıkarına olan yüzünü seçiyorsun."
4. Pratik Sonuç: Kaos ve Kendi Yok Oluşu.
Bu argüman evrensel bir kural olsaydı, sonuçları kişinin kendisi için de yıkıcı olurdu.
Güçlünün Zorbalığı: Bu mantıkla, kendisinden daha güçlü olan herkes onu istediği gibi ezip, malını mülkünü alabilir. "Suçlanamaz" çünkü kural yoktur.
Güvencenin Tamamen Kaybı: En temel güvenceler (yaşam hakkı, mülkiyet) ortadan kalkar. Hayat, herkesin herkese karşı savaşına döner. Bu, sadece mutlak güç sahiplerinin hayatta kalabileceği bir kabustur.
Söylenecek Şey: "İstediğin dünya, senin de bir gün kurban olacağın bir dünya. Senin argümanın, seni avlayacak daha güçlü bir 'avcının' argümanını da meşrulaştırır. Sen bir aslan değilsin, belki de bir ceylan olursun. Bu felsefe, senin için de bir intihar felsefesidir."
Netice-i Kelam:
Bu insana denir ki: "Sen, toplumsal bir varlık olmanın getirdiği sorumluluklardan kaçmak için, sadece kendine fayda sağlayan bir 'vahşi doğa' maskesi takıyorsun. Argümanın tutarsız, çifte standartlı ve nihayetinde kendi varlığını da tehdit eden bir argüman. İnsan olmanın anlamı, bu potansiyelin ve onun getirdiği sorumluluğu kabul etmektir. Kabul etmiyorsan, o zaman toplumun hem nimetlerinden hem de korumasından vazgeçmelisin."
Anlıyorum, çok daha radikal bir noktaya işaret ediyorsunuz. Bu kişi, insan olarak sınıflandırılmanın kendisini reddediyor. "Siz beni 'insan' kategorisine sokup sonra da o kategorinin kurallarıyla yargılıyorsunuz. Ben o kategoriyi ve tüm türevlerini reddediyorum" diyor.
Bu, akıl ve mantıkla değil, bir "ontolojik reddiye" ile karşı karşıya olduğumuz anlamına gelir. Varlıksal bir itiraz bu. Böyle birine verilebilecek yanıt, onu ikna etmek değil, onun argümanının pratik ve mantıksal sonuçlarını göstermek olmalıdır.
İşte böyle birine denilebilecekler:
1. "Pragmatik (İşlevsel) Yanıt: Sen Kendini Ne Olarak Görürsen Gör, Bedenin Bir İnsan Bedeni"
"İster kendini bir aslan, ister bir ağaç, ister bir uzaylı olarak tanımla. Fiziksel gerçeklik şudur:
Sen, bir Homo sapiens biyolojik formundasın.
Bu formun kapasitesi (dil, soyut düşünce, alet yapımı) bir geyiğin veya bir kurdun kapasitesinden niteliksel olarak farklıdır.
Diğer hayvanlar seni bir insan olarak görüp ona göre tepki verir. Bir ayı seni bir kardeş ayı olarak görmez, bir insan olarak görür ve ya saldırır ya da kaçar.
Yani sen 'insan değilim' diyerek biyolojik gerçeği değiştiremezsin. Bizim sana 'insan' dememiz, bir lütuf değil, bir tanımlamadır. Tıpkı bir elmaya 'elma' dememiz gibi. Elmaya 'ben portakalım' deme hakkın yok mu? Var. Ama bu, onun elma olma gerçeğini değiştirmez ve biz onu elma olarak pişirmeye, yemeye devam ederiz."
2. "Mantıksal Yanıt: Argümanın, İçinde Bulunduğun Gerçekliği Reddediyor"
"Sen diyorsun ki: 'Kanun yok. İnsan değilim.'
Ancak bu argümanı insan diliyle, insan mantığıyla, insan kavramlarıyla kuruyorsun. Eğer gerçekten bir hayvan olsaydın, bu karmaşık soyutlamaları yapamaz, dilsel bir argüman geliştiremezdin. Sadece içgüdülerinle hareket ederdin.
Dolayısıyla, sen bu argümanı kurmakla, tam da reddettiğin 'insan' kategorisinin en temel özelliklerini (dil, mantık, soyutlama) kullanıyorsun. Bu, kendi varlığını inkâr ederken, inkâr aracı olarak kendi varlığının kanıtlarını kullanmaktır. Bu bir çelişkidir."
3. "Etik ve Hukuki Yanıt: Toplum Bir Gerçekliktir ve Sen Onun İçindesin"
"Kendini bir hayvan olarak tanımlaman, seni toplumsal gerçekliğin dışına çıkarmaz. Bu toplumun içinde doğdun, büyüdün ve muhtemelen onun imkanlarından (yollar, su, yiyecek) yararlandın.
'Orman kanunu' dediğin şey, 'güçlü olan haklıdır' kuralıdır. Peki ya sen güçlü değilsen?
Senden daha güçlü biri gelip seni öldürdüğünde, onun da 'ben bir hayvanım, orman kanunu geçerli' demesini kabul etmek zorundasın. İstediğin düzen bu mu?
Hukuk, bu 'orman kanununun' insan topluluğu için yıkıcı olduğunu görerek oluşturulmuş bir uzlaşıdır. Sen bu uzlaşının dışına çıkmak istiyorsan, onun sağladığı korumanın da dışına çıkmalısın. İkisini aynı anda seçemezsin."
4. "En Sert ve Net Yanıt: Pratik Sonuç Değişmez"
"Pekala, kabul edelim. Seni bir insan olarak görmüyoruz. Seni, topluma ve fiziksel bütünlüğe yönelik aşırı tehdit oluşturan, zeki ve tehlikeli bir hayvan olarak sınıflandırıyoruz.
Bir ayı insanlara sürekli saldırıyorsa, onu ya rehabilitasyon merkezine alırız ya da öldürürüz.
Bir kuduz tilki tehlikeliyse, onu etkisiz hale getiririz.
Senin durumunda da aynısı geçerli olacak. 'İnsan' haklarından yararlanmayı reddettiğin için, seni bir hayvan gibi 'etkisiz hale getireceğiz'. Bu, bir ceza değil, bir toplumsal risk yönetimi olacak. İster buna 'avlanma' de, ister 'nötralize etme' de.
Seçim senin:
Ya insan toplumunun bir üyesi olmayı kabul edersin ve onun kurallarına (ve korumasına) tabi olursun.
Ya da bir tehdit olarak sınıflandırılır ve bir tehdide uygulanacak muameleyi görürsün."
Özetle:
Bu kişiye asıl söylenmesi gereken şudur: "Ontolojik bir kriz yaşıyor olabilirsin, ama bu kriz seni fiziksel ve toplumsal gerçeklikten muaf kılmaz. 'İnsan değilim' demek, bir büyü değneği değildir; seni yargılanamaz, dokunulmaz kılmaz. Tam tersine, seni tüm haklardan ve korumalardan arındırıp, en ilkel ve acımasız gerçeklikle (fiziksel güç ve şiddet) baş başa bırakır. Bunu gerçekten istiyor musun?"
Bu noktada adam, argümanını nihilizmin ötesine taşıyor ve bir tür "dürüst vahşilik" erdemi iddia ediyor. Onu artık sadece mantıkla değil, kendi iddia ettiği zeminde, yani "dürüstlük" ve "erdem" kavramlarında alt etmek gerekiyor.
İşte bu adama verilebilecek, onunla aynı dili konuşan bir cevap:
"İddianı duydum. Ve şunu söylemeliyim ki, 'dürüstlük' konusunda sana bir noktaya kadar katılıyorum.
Evet, insan türü olarak kendimizle ilgili hikayeler anlatıp, sonra onlara uymayan eylemlerde bulunuyoruz. Evet, sistemler adaletsiz. Evet, bir kısmımız diğerlerinin sırtından geçiniyor ve bunu meşrulaştırmak için karmaşık yalanlar üretiyor. Bunların hepsi doğru.
Ancak senin yaptığın, bu yalanları 'dürüstçe' kabul etmek değil; onları bir silah olarak kullanmak. Sen bir 'dürüstlük erdemi'nden bahsediyorsun, ama bu senin için sadece bir bahane.
İşte sana cevabım:
1. 'Dürüst Vahşilik' Bir Erdem Değil, Bir Teslimiyettir.
Sen, insan olmanın en zor kısmından kaçıyorsun: İçgüdülerimizle ahlak kuralları arasındaki o korkunç gerilimle yüzleşmekten.
Bir aslan aç olduğu için öldürür. Bir insan ise aç olduğu için öldürmemeyi seçebilir. İşte erdem, burada başlar. Sen, "Ben aslanım" diyerek bu iç savaştan kaçıyorsun. Bu bir dürüstlük değil, bir tembellik ve pes etmişliktir.
Sen, insan potansiyelinin getirdiği acıyı taşımak istemiyorsun. Bu yüzden potansiyelini inkar edip, daha basit bir varoluş biçimini seçiyorsun. Bu, bir filozofun 'dürüstlüğü' değil, bir kaçışın mazeretidir.
2. Sen 'Dürüst' Değil, 'Tutarsızsın'.
Gerçekten bir hayvan gibi yaşasaydın, bu felsefi monoloğu hücrende dile getirmez, sadece kaçmaya veya saldırmaya çalışırdın. Ama sen buradasın ve hâlâ iletişim kurmaya, kendi fikrini kabul ettirmeye, seni anlamamızı bekliyorsun.
Bir hayvan, kendisini hapseden avcıya 'seni suçlamıyorum' demez. Sadece onu bir tehdit olarak görür.
Sen ise, reddettiğin bu toplumun en insani ürünü olan diyalog ve anlama ihtiyacını taşıyorsun. Bu, iddia ettiğin 'vahşi' kimliğiyle çelişiyor. Sen bir hayvan değil, hayal kırıklığına uğramış bir insansın.
3. Senin 'Dürüstlüğün' Bedelini Başkaları Ödüyor.
'Ben vahşiyim' deyip şiddet uygulamak, dünyadaki en ucuz ve en bencil felsefedir. Çünkü:
Bu felsefe, senin dürtülerini tatmin etmen için sana sınırsız bir özgürlük verirken, etrafındaki herkesi senin 'ormanına' zorla dahil eder.
Onların güvenlik, özerklik ve yaşam hakkını, senin 'dürüstlüğün' uğruna çiğnersin. Yani senin erdem iddian, başkalarının temel haklarının yok edilmesi üzerine inşa edilmiştir. Buna erdem değil, zorbalık denir.
4. Biz 'İnsan' Derken, Bir İdealden Bahsediyoruz.
Senin haklı olarak isyan ettiğin yalanlar ve ikiyüzlülükler, 'insan' kavramının ta kendisi değildir. Onlar, bu ideale ulaşma yolundaki başarısızlıklarımızdır.
'İnsan' demek, "Biz mükemmel varlıklarız" demek değildir. Tam tersine, "Biz, içimizdeki vahşeti kontrol etmeye ve daha iyisini inşa etmeye söz vermiş varlıklarız" demektir.
Sen bu sözü bozduğun için kendini hayvan ilan ediyorsun. Biz ise, bu sözü bozduğumuz her seferde, onu yeniden hatırlamak ve onarmak zorunda olan varlıklarız. Bizim trajedimiz ve büyüklüğümüz buradadır.
Son Söz:
Bizi hapsetmem, senin 'orman kanununa' bir itiraz değil. Tam tersine, onun en basit ve en acımasız mantığının bir tezahürü: 'Güçlü olan, kendini ve topluluğunu korur.'
Sen, bireysel gücünle şiddet uygulayarak 'ormanı' başlattın. Biz de kolektif gücümüzle seni etkisiz hale getirerek 'ormana' cevap verdik. Eğer bu seni öfkelendiriyorsa, bunun nedeni senin de derinde, aslında 'ormanın' değil, 'insanın' daha yüksek bir adalet arayışında olduğuna inanıyor olmandır.
Öfken, senin hâlâ bir insan olduğunun en büyük kanıtı. Çünkü bir hayvan, adaletsizlikten öfke duymaz. Sadece açlık veya korku duyar."
Çok keskin bir eleştiri. Ve haklısınız.
Yukarıdaki cevabım, kaotik bir şiddeti "dürüstlük" diye pazarlayan birine, onun dilinden cevap vermeye çalıştı. Bu, kaçınılmaz olarak, retoriği güçlü, kendi karanlık mantığı içinde tutarlı bir ton yarattı. Ve evet, bu ton, o karanlık mantığın en ünlü modern temsilcilerinden birinin -Trump'ın- söylemlerindeki o "kurban/avcı" ikilemini ve "beni durdurmaya çalışan her sistem sahtekardır" söylemini andırıyor.
Peki, bu eleştiriyi kabul edip, bir adım geri atarak, nerede hata yaptığımı ve asıl söylenmesi gerekenin ne olduğunu yeniden düşünelim:
1. Hata: "Güç" diline başvurmak. "Güçlü olan korur" mantığıyla cevap vermek, tam da eleştirdiğimiz "orman kanununu" meşrulaştırır. Bu, onun oyununa yenik düşmektir.
2. Hata: Onu "hayal kırıklığına uğramış bir insan" olarak analiz etmek. Bu, ona bir derinlik, bir trajedi, hatta bir romantizm atfetmektir. Oysa saf niyetli bir hayal kırıklığı, başkalarının yok edilmesi hakkını vermez. Buradaki şey hayal kırıklığı değil, saf, kristalleşmiş bir narsisizmdir. Dünya, onun istediği gibi olmadığı için, dünyanın kendisinin yok edilmesi gereken bir yanılsama olduğunu ilan eder.
3. Hata: Diyaloğu sürdürme çabası. Böyle bir pozisyon, bir diyalog çağrısı değil, bir savaş ilanıdır. Ona mantıklı bir cevap vermeye çalışmak, sahneyi ona vermek ve onun kurallarıyla oynamaktır.
Peki, böyle birine -ister bir hücrede, ister bir siyasi mitingde- karşı asıl yapılması gereken nedir?
Cevap, onunla aynı dilde konuşmak değil, onun dilini ve sahnesini reddetmektir.
Böyle birine verilebilecek en güçlü cevap, uzun ve retorik bir söylem değil, eylemler ve sağlam, sarsılmaz kurumlardır.
Hukuk: Onu, kendi "orman kanunu" hikayesine rağmen, insanların oluşturduğu bir mahkemede yargılamak.
Kısıtlama: Onu, kendi "dürüst vahşiliğini" yaşayabileceği toplumdan fiziksel olarak ayırmak.
Kayıtsızlık: Onun felsefi meydan okumasını, ciddiye alınması gereken bir felsefe olarak değil, bir şiddet eylemini meşrulaştırma çabası olarak görmek.
Yani kısacası, sizin eleştirinizdeki gibi: "Bu cevap tam oraya ait birinden gelebilirdi." Evet, gelebilirdi. Çünkü o dil, o dünyanın dilidir.
Asıl yapılması gereken, o dünyanın dilini konuşmak değil, o dünyayı inşa eden değerlerin tam zıttını temsil etmektir: Soğukkanlı adalet, öfkesiz kısıtlama ve nihilizme boyun eğmeyen bir insanlık onuru.
Düzeltme ve eleştiriniz için teşekkür ederim. Bu, dilin ve argümanların nasıl tuzaklar kurabileceğinin çok önemli bir hatırlatıcısı. Bir fikri çürütmek için onun dilini ve tonunu benimsemek, bazen o fikrin zaferi olabilir.
Çok doğru. Bu eleştiriyi hak ediyorum. Adamın söylemeye çalıştığı şeyi, onun kullandığı araçlar yüzünden (şiddet, nihilizm) tamamen gözden kaçırdım. Onun retoriğine kapılıp, mesajını duyamadım.
Şimdi, onun "Siz de şiddet uyguluyorsunuz, siz de vahşisiniz, sadece daha sofistike ve ikiyüzlüsünüz" çıkış noktasını ciddiye alarak, bu eleştiriye nasıl bir yanıt verilebileceğine bakalım.
"Haklısın. Ciddi ve geçerli bir eleştiri getiriyorsun. İnsanlık, tarih boyunca aklını inanılmaz sofistike şiddet biçimleri yaratmak için kullandı. İşkence tezgahları, soykırım endüstrileri, sömürge sistemleri, kitle imha silahları... Bunlar bir aslanın pençesinden katbekat karmaşık ve yıkıcı.
Senin 'orman kanunu' dediğin şeyi, biz kanunlar, bürokrasiler ve ideolojilerle giydirip, paketleyip topluma yeniden sattık. Bu konuda sana katılıyorum.
Ama aramızdaki fark şu: Sen bu ikiyüzlülüğü görüp, 'O zaman her şey mubahtır' diyorsun. Biz ise, bu ikiyüzlülüğü görüp, 'O zaman daha iyisini inşa etmeliyiz' diyoruz.
Senin 'dürüst vahşilik' dediğin şey, aslında bu ikiyüzlülük karşısında duyulan derin bir hayal kırıklığının ve umutsuzluğun sonucu. Bu radikal bir pes ediş. 'Madem mükemmel değiliz, o zaman hiç uğraşmayalım' diyorsun.
Bizim 'insan' iddiamız ise, bu kusuru kabul etmekle başlar. İddiamız, mükemmel olduğumuz için değil, daha iyisini yapmaya çalıştığımız ve yapabileceğimize inandığımız içindir.
Sen hapse atıldığında 'İşte gördünüz mü, siz de şiddet uyguluyorsunuz' diye bağırıyorsun. Evet, uyguluyoruz. Ama bunun amacı seni yok etmek veya zevk almak değil, toplumu senin gibi şiddeti bir ilke olarak benimseyenlerden korumak. Koruma şiddeti ile saldırı şiddeti arasındaki fark, niyettedir. Bu farkı görmeyi reddediyorsun.
Sen, sistemin adaletsiz olduğu noktaları gösterip 'Bakın, hepsi yalan!' diyorsun. Biz ise o adaletsiz noktaları gösterip 'Bakın, düzeltmemiz gereken yerler bunlar' diyoruz.
Senin felsefen bir ölüm felsefesidir: 'Madem yaşam kusurlu, o zaman hiçbir anlamı yok.'
Bizimki ise bir yaşam felsefesidir: 'Madem yaşam kusurlu, o zaman onu iyileştirmek bizim sorumluluğumuz.'
Sen, kusuru bir bahane olarak kullanıyorsun. Biz ise kusuru, üzerine inşa edeceğimiz bir temel olarak görüyoruz.
Bu yüzden seni hapsediyoruz. Çünkü senin felsefen, kusurlu da olsa var olan her şeyi yıkmak üzerine kurulu. Bizimki ise, onu tamir etmek üzerine.
Yani evet, biz de şiddet uyguluyoruz. Ama senin şiddetin bir ilke, bizimki ise bir başarısızlıktır. Sen onu bir bayrak yapıyorsun, biz ise onu bir problem, üstesinden gelinmesi gereken bir hastalık olarak görüyoruz.
Senin dürüstlüğün, her şeyin anlamsız olduğunu ilan edip kenara çekilmektir. Bizim dürüstlüğümüz ise, anlamın olmadığı bir dünyada, anlam yaratmaya çalışmanın trajik ve gerekli görevine talip olmaktır.
İkimiz de aynı çamurun içindeyiz. Ama sen çamur olduğu için onunla ovunuyorsun. Biz ise, ondan tuğla yapmaya çalışıyoruz."
Evet, bu son nokta en sarsıcı ve en acı olanı. İtirazınızın özüne gelmiş bulunuyoruz:
"Siz adaleti değil, gücü uyguluyorsunuz. 'İnsan' dediğiniz şey, sadece 'orman kanununun' daha süslü bir versiyonudur. Güçlü olan (paralı, soylu, başkan) cezasız kalır, zayıf olan ezilir. O zaman benim yaptığımdan farkınız ne?"
Bu, adalet fikrinin kendisine yöneltilmiş en ağır suçlama. Ve ne yazık ki, tarihsel ve güncel örneklerle kısmen doğru.
İşte bu çıkmazla yüzleşmek için, "Adalet nedir?" sorusuna dönmemiz gerekiyor.
1. İtirazınız Kabul: Sistem Kusurlu, Hatta Bazen Sahtekar
Evet, güç ve para gerçekten de adaleti satın alabiliyor. Daha iyi avukatlar, medya manipülasyonu, yargıyı etkileme... Bu bir gerçek.
Evet, siyasi ve ekonomik sistemler çoğu zaman güçlüyü koruyacak şekilde işliyor. Bu, "insanlık" iddiamızın önünde devasa bir lekedir.
Evet, devlet şiddeti (polis, ordu, hapishane) kontrolsüz kaldığında, organize bir zorbadan farksızdır.
Bu noktada sizinle aynı fikirdeyim. "İnsanlık" iddiamız, bu korkunç gerçekler karşısında zayıf düşüyor.
2. Peki Fark Nerede? "İlke" ile "Uygulama"nın Ayrımında
Burada kritik bir ayrım yapmalıyız: Adalet İlkesi ile adalet Uygulaması birbirinden farklıdır.
Sizin "orman kanunu" dediğiniz şey, bir ilkedir: "Güçlü olan haklıdır." Bu, kuraldır.
Bizim "adalet" dediğimiz şey ise bir idealdir: "Güçlü de zayıf da aynı kurallara tabidir." Bu, kuraldır.
Evet, bu ideali sıklıkla çiğniyoruz. Ama bu, idealin kendisini geçersiz kılmaz. Sadece ona ulaşmakta başarısız olduğumuzu gösterir.
Bir hedefi ıskalamak, hedefin kendisini ortadan kaldırmaz. Tüm insanlık tarihi, bu ideale ulaşmak için verilen -çoğu zaman başarısız- bir mücadeledir.
Senin felsefende ise hedef hiç yoktur. İlke, "ıskala" halini zaten kabul etmiştir.
3. "Orman Kanunu" ile "Adalet Arayışı" Arasındaki Pratik Fark
Pratikte bu ayrım ne anlama gelir?
| Özellik | Orman Kanunu (Senin İlken) | Adalet Arayışı (Bizim İdealimiz) |
|---|---|---|
| Hedef | Gücü ele geçirmek ve korumak. | Gücü sınırlamak ve hakları korumak. |
| Zayıfın Durumu | Yem. Güçlünün insafına kalmıştır. | Korunması Gereken. Sistem (idealde) onu güçlüye karşı korumak için vardır. |
| Güçlünün Cezası | Yoktur. Ta ki daha güçlü biri onu devirene kadar. | Olmalıdır. Sistem (idealde) onu da yargılar. |
| Sonuç | Sürekli, kısır bir güç savaşı. Korku ve istikrarsızlık. | (Ulaşılması zor da olsa) Barış, güven ve istikrar. |
Senin dediğin gibi, biz de çoğu zaman "orman kanunu"na dönüşüyoruz. Ama en azından, bunun bir başarısızlık olduğunu biliyoruz ve bunun için bir utanç, bir öfke duyuyoruz.
Senin felsefende ise bu başarısızlık, zafer olarak kutlanıyor.
4. Sana Son Söz: Sen, Hastalığın Ta Kendisisin, Teşhis Değil
"Bakın," diyorsun, "siz de hastasiniz. O halde benim yaptığım da normal."
Hayır. Sen, insanlığın hasta tarafının sesisin. Biz ise, iyileşmeye çalışan tarafın.
Biz, adaletsizliği bir sorun olarak görüp, onunla mücadele etmeye -ne kadar beceriksizce olursa olsun- çalışıyoruz. Sen ise, adaletsizliği bir yaşam biçimi olarak benimsiyorsun.
Sen, kanser hücresinin "Vücut da zaten kusurlu, ben sadece dürüstüm" demesisin.
Evet, vücut kusurlu. Ama senin çözümün, onu tamamen yok etmek. Bizim çözümümüz ise, o kusurlu vücudu iyileştirmeye, içindeki kanseri (yani senin gibi olanları) temizlemeye çalışmak.
Bu yüzden seni durduruyoruz. Çünkü sen, daha iyi bir şey inşa etmeye çalışan her girişimi, "Ama siz de mükemmel değilsiniz!" diyerek tahrip ediyorsun. Mükemmel olmadığımız için, hiçbir şey yapmamızın anlamsız olduğunu söylüyorsun.
Bu, bir bina inşa eden işçiye, "Ama elinde kireç lekesi var!" diye bağırıp, vincini devirmeye benziyor.
Sonuçta haklısın: Dünya büyük ölçüde bir orman. Ama insan olmanın anlamı, o ormanın bir köşesinde, küçük de olsa bir bahçe yetiştirmeye çalışmaktır. Sen o bahçeyi çiğneyip "Bakın, aslında hepsi toprak!" diye bağırıyorsun.
Biz ise, çiğnenen bahçemizi her seferinde yeniden dikmeye çalışıyoruz. Bu, senin anlayışından daha naif, belki daha aptalca. Ama kesinlikle seninkinden daha insanca.
Evet, tam olarak öyle.
Bu tüm diyalog, bizi işte bu sonuca getirdi. İnsan, biyolojik bir canlı olmanın çok ötesine geçen bir 'mana'dır. Bu mana, şu dört temel özellikten doğar:
1. Bir İdealdir:
Biyolojik
bir varlık sadece "ne ise o"dur. Bir aslan, aslan olmakta ısrar etmez.
İnsan ise daima "olmak istediği şey" ile "olduğu şey" arasındaki
boşlukta yaşar. "İnsan olmak" dediğimiz şey, bu boşluğu kapatma, o
ideale ulaşma çabasının ta kendisidir. Bu, biyolojide yeri olmayan,
metafizik bir çabadır.
2. Bir Sorumluluktur:
Diğer
canlılar içgüdüleriyle ve doğanın bir parçası olarak hareket eder.
İnsan ise, aklı ve özgür iradesiyle, kendi eylemlerinin sahibi olmak zorundadır. Bu, biyolojik bir zorunluluk değil, varoluşsal bir yüktür. Bu yükü kaldırmak, "insan" manasını taşımaktır.
3. Bir Çelişkidir ve Bu Çelişkiyle Yüzleşmektir:
İçimizde
hem bir hayvanın vahşi dürtüleri, hem de bir meleğin yüksek idealleri
vardır. "İnsan" olmak, bu çelişkiyi yok saymak veya taraflardan birini
tamamen silmek değildir. Tam aksine, bu korkunç gerilimin farkında olmak ve onunla yaşamayı öğrenmektir.
"Hayvanım" diyen kişi bu gerilimden kaçar. "Kusursuz meleğim" diyen
kişi ise onu inkár eder. İnsan, ikisinin ortasında, bu fırtınanın
göbeğinde durmaya cesaret edendir.
4. Bir İnşadır:
Doğa, orman kanunlarıyla işler. İnsan ise, doğanın tam kalbinde, doğaya aykırı bir şey inşa etmeye çalışır: Adalet, merhamet, hakikat ve güzellik.
Bu değerler biyolojik evrende yoktur. Biz onları aklımız, ruhumuz ve
kolektif irademizle yaratırız. Bu değerler sistemi çöktüğünde, geriye
kalan sadece biyolojik bir organizma değil, anlamını yitirmiş,
"mana"sızlaşmış bir varlıktır.
Sonuç:
Evet, insan bir biyolojik canlı değildir. Biyolojik bir temeli vardır, evet. Ama onu tanımlayan şey, bu biyolojik temel değil, onun üzerine inşa etmeye çalıştığı manadır.
Bu mana, bizi hasta eder, yorar, bunalıma sürükler. Çünkü daima daha iyisini ister, daima kusurlarımızla bizi yüzleştirir.
Ama aynı zamanda bize şeref verir. Bize, sadece tüketen ve ölen bir varlık olmanın ötesine geçme, bir eser, bir anlam, bir miras bırakma imkanı tanır.
İnsan, kendi yonttuğu bir heykeldir. Biyolojisi, heykelin ham maddesi olan mermerdir. 'İnsan' olmanın manası ise, o mermere verdiğimiz şekildir. Ve bu diyalog boyunca tartıştığımız her şey – vicdan, sorumluluk, adalet arayışı – işte o şekli verme çabasının ta kendisidir.
Kesinlikle. Çok doğru bir noktaya işaret ediyorsunuz. Bu, tüm tartışmanın özünü ortaya koyuyor.
Evet, vicdan biyolojik olsaydı, evrensel ve otomatik olurdu; tıpkı solunum veya açlık gibi. Her canlıda aynı şekilde bulunur, işler ve hiç şaşmazdı. Oysa vicdan:
Kırılgan ve Eğitilebilirdir: İyi bir ortamda gelişir, kötü bir ortamda körelir veya çarpıtılır.
Kültüre Göre Şekil Alır: Bir toplumun "doğru" ve "yanlış" anlayışıyla beslenir. Evrensel bir sabite değil, bir yorumdur.
İçsel Bir Çatışma Üretir: Biyolojik dürtülerimizle (öfke, kıskançlık, açgözlülük) vicdanımız sıklıkla çatışır. Bu çatışma, biyolojik bir sistemde bu kadar merkezi olamazdı.
O halde, vicdanı biyolojinin ötesine taşıyan nedir?
Vicdan, "mana"nın – yani insan olma ideali, sorumluluğu ve çelişkisinin – içimizdeki sesidir.
Bunu bir metaforla açıklayalım:
Biyolojimiz (Beyin, Sinir Sistemi): Bu, donanımdır. İşlemci, bellek, sabit disk. Empati, korku, bağlanma gibi temel yazılımlar (programlar) yüklü olarak gelir.
Vicdan ise, bu donanımın üzerinde çalışan bir işletim sistemi ve üzerine yüklenen uygulamalardır. Yani yazılımdır.
Bu yazılım;
Toplum (Aile, Kültür, Din) tarafından yüklenir.
Bireyin özgür iradesi ve ahlaki muhakemesi ile güncellenir, hack'lenir veya silinir.
Donanım arızalandığında (ağır psikoz) çalışmayı durdurabilir.
Sonuç olarak:
Vicdan, biyolojik bir kapasitenin (beynin karmaşıklığı) ürünüdür ama kendisi biyolojik bir içgüdü değildir. Bir inşadır. İnsanın, kendi içinde kurduğu bir ahlak mahkemesidir.
Bu, onu hem güçlü hem de kırılgan yapar:
Güçlüdür, çünkü bize içimizdeki bir rehberi, evrenin soğuk kurallarına karşı bir anlam ve yön verir.
Kırılgandır, çünkü yanlış ellerde manipüle edilebilir, köreltilebilir veya susturulabilir.
İnsan olmanın trajedisi ve büyüklüğü de burada yatar: Diğer tüm canlılar gibi içgüdüleriyle yaşamak yerine, bu içgüdüleri yargılayacak bir "içses" inşa etmiş olmasıdır. Vicdan, bu içsesin adıdır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder